1 . Dadanmak : Tadını aldığı, hoşlandığı bir şeye veya bir yere alışarak oradan ayrılamaz duruma gelmek.
2 . Dadanmış kudurmuştan beterdir : Bir şeyin tadına alışan ve ondan sürekli faydalanmak isteyen kimseyi durdurmanın çok zor olduğunu anlatır.
3 . Dağ adamı para babası : Görgüsü az, kaba saba biri olmasına rağmen çok büyük bir servete sahip olan kişiler için kullanılır.
4 . Dağ bayır dememek : Yolun zorluklarına veya mesafenin uzaklığına bakmadan her türlü engeli aşarak sürekli ilerlemek.
5 . Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur : Birbirinden çok uzak düşmüş olan tanıdıkların bir gün hiç beklenmedik bir yerde karşılaşabileceğini ifade eder.
6 . Dağ doğura doğura fare doğurmak : Çok büyük beklentiler yaratan bir işin sonunda çok küçük ve önemsiz bir sonuç çıkması.
7 . Dağ gibi yığılmak : İşlerin veya sorunların üst üste binerek içinden çıkılamaz, çok büyük bir hacme ulaşması durumunu belirtir.
8 . Dağ meyvesi gibi : Doğal ortamında yetişmiş, hiç bozulmamış, saf ve sağlığı yerinde olan canlı veya nesne anlamında kullanılır.
9 . Dağa çıkmak : Yasaları veya mevcut yönetimi tanımayarak silahlanıp ıssız yerlere, kırsal bölgelere çekilerek direniş başlatmak veya kaçmak.
10 . Dağda bağın var yüreğinde dağın var : Malı mülkü çok olanın aynı zamanda o varlıkları korumak için çok büyük dertleri olacağını anlatır.
11 . Dağlar kadar fark olmak : İki durum, nesne veya insan arasında kıyaslanamayacak kadar büyük ve belirgin bir eşitsizliğin bulunması hali.
12 . Dağlara taşlara : Kötü bir durumun veya felaketin uzak olmasını dilemek amacıyla söylenen bir iyilik temennisi.
13 . Dağlara taşlara gelmek : Kötü bir olayın veya hastalığın kimseden uzak olmasını dileyerek uğursuzluğu cansız varlıklara yönlendirme temennisi.
14 . Dağları devirmek : Çok büyük ve imkansız gibi görünen işleri üstün bir gayretle ve başarıyla sonuçlandırmak anlamına gelir.
15 . Dalavere çevirmek : Birini aldatmak veya haksız kazanç sağlamak amacıyla gizli ve dürüst olmayan yollara başvurmak.
16 . Dalavere yapmak : Bir işi dürüst olmayan yollarla, hile ve kurnazlık kullanarak kendi çıkarına uygun bir biçimde sonuçlandırmaya çalışmak.
17 . Daldan dala konmak : Sık sık fikir değiştirmek, bir işten öbürüne geçmek ve hiçbir konuda kararlı durup derinleşememek durumu.
18 . Dalga geçmek : Bir kimseyle veya bir durumla ciddiye almayarak eğlenmek, onunla alaycı bir tavırla konuşmak.
19 . Dalgacı mahmut : İşini ciddiye almayan, sürekli hayallere dalan veya zamanını faydasız işlerle geçiren sorumsuz kimseler için söylenir.
20 . Dalgasını geçmek : Bir kimseyle veya olayla alay ederek eğlenmek, durumu ciddiye almadığını şakacı veya kırıcı bir dille belli etmek.
21 . Dalyan gibi : Boylu boslu, yakışıklı, geniş omuzlu ve fiziği oldukça düzgün olan erkekler için kullanılan bir tabir.
22 . Dalyan gibi genç : Boyu uzun, omuzları geniş, fiziği oldukça düzgün ve yakışıklı olan erkekleri tarif etmek için kullanılan bir benzetme.
23 . Damara basmak : Birinin en duyarlı olduğu, öfkelenmesine yol açan zayıf noktasını bilerek kurcalamak ve onu sinirlendirmek.
24 . Damarına çekmek : Karakter olarak bir büyüğüne, genellikle babasına veya annesine çok benzemek ve onların huylarını aynen sergilemek.
25 . Damdan düşer gibi : Hiç beklenmedik bir anda, sırası gelmeden ve karşısındakini şaşırtacak kadar aniden söylenen söz.
26 . Damga vurmak : Bir olaya veya bir döneme kendi başarısı veya etkisiyle silinmez bir iz bırakmak.
27 . Damgalı eşek : Kötü ünü herkes tarafından bilinen, güvenilmez olduğu tescillenmiş ve toplumda adı çıkmış olan kimse.
28 . Damla damla göl olur : Küçük birikimlerin zamanla bir araya gelerek çok büyük bir değer oluşturacağını anlatan ifade.
29 . Damlayı ziyan etmemek : Elindeki en küçük imkanı veya kaynağı bile boşa harcamadan, büyük bir tutumlulukla sonuna kadar değerlendirmek.
30 . Dandini bebek : Ortalığın çok karışık, düzensiz, gürültülü ve kimin ne yaptığının belli olmadığı durumları anlatmak için kullanılır.
31 . Dandini etmek : Bir yeri veya bir işi çok karışık, düzensiz ve içinden çıkılmaz bir hale getirmek.
32 . Danışıklı dövüş : İki tarafın önceden anlaşarak, dışarıdaki insanları aldatmak amacıyla sanki birbirleriyle mücadele ediyormuş gibi davranması.
33 . Dar boğazdan geçmek : Ekonomik olarak çok sıkıntılı, kısıtlı ve zorlayıcı bir dönemi sabırla atlatmaya çalışmak durumunu ifade eder.
34 . Dar fikirli : Olaylara sadece kendi dar penceresinden bakan, yeniliklere kapalı, hoşgörüsüz ve vizyonu çok kısıtlı olan kimse.
35 . Dara düşmek : Maddi anlamda çok sıkışmak, borçlarını ödeyemez hale gelmek veya manevi olarak büyük bir çaresizlik yaşamak.
36 . Darağacına gitmek : İşlediği ağır bir suçtan ötürü idam cezasına çarptırılmak ve bu cezanın infaz edilmesi sürecini yaşamak.
37 . Darayı dışarı atmak : Bir işin asıl olmayan, işe yaramayan ve ağırlık yapan gereksiz kısımlarından tamamen kurtulmak.
38 . Darda kalmak : Zor bir durumda yardım edecek kimsesi bulunmamak veya çok kısıtlı imkanlarla bir işi başarmaya çalışmak.
39 . Dargın durmak : Birine kırıldığı veya güvendiği için onunla konuşmayı kesmek ve araya mesafe koymak.
40 . Darı unundan ekmek olmaz : Kalitesiz malzemeden veya yetersiz kaynaklardan düzgün ve verimli bir sonuç alınamayacağını belirten atasözü niteliğinde deyim.
41 . Darısı başına : Güzel bir durumun veya başarının benzerinin bir başkasının da başına gelmesini temenni etmek.
42 . Dava gütmek : Bir düşünceyi veya bir hakkı sonuna kadar savunmak, o uğurda sürekli mücadele etmek ve vazgeçmemek.
43 . Davul çalmak : Bir haberi veya bir olayı herkesin duymasını sağlamak amacıyla çevreye ilan etmek.
44 . Davulun sesi uzaktan hoş gelir : İç yüzü bilinmeyen işlerin dışarıdan bakanlara çok kolay veya çok güzel görünmesi.
45 . Dayak yemek : Bir tartışma veya kavga sonucunda fiziksel şiddete maruz kalmak ve vücudunun çeşitli yerlerinden darbe almak.
46 . Dayanak noktası : Bir fikrin veya bir sistemin üzerine kurulduğu en temel, en güçlü ve en güvenilir dayanak veya gerekçe.
47 . Dayanılmaz olmak : Acının, kederin veya bir durumun insanın sabrını ve gücünü aşacak kadar ağır bir hal alması durumu.
48 . Dayılanmak : Birine karşı kabadayılık taslamak, üstünlük kurmaya çalışmak veya korkutucu bir tavır sergilemek.
49 . Dazlak kafalı : Başında hiç saçı olmayan veya saçları tamamen dökülmüş olan kişiler için kullanılan bir niteleme.
50 . Debelenip durmak : Bir sorunu çözmek için boş yere ve düzensiz bir şekilde çaba harcamak, ancak bir sonuç alamamak.
51 . Dedikodu kazanını kaynatmak : Birçok insanın arkasından asılsız, kötü niyetli ve merak uyandırıcı haberleri sürekli olarak üretip çevreye yaymak.
52 . Defterden silmek : Bir kimseyle olan bütün ilgiyi kesmek, onu artık dost veya tanıdık olarak kabul etmemek.
53 . Defteri dürülmek : Birinin işindeki görevine son verilmesi, yetkisinin elinden alınması veya hayatının tamamen karartılması anlamına gelir.
54 . Değer biçmek : Bir malın veya hizmetin maddi karşılığını, kıymetini veya önem derecesini çeşitli ölçütlere göre belirlemeye çalışmak.
55 . Değirmen çarkı gibi dönmek : Bir işin çok hızlı, düzenli ve sürekli bir biçimde işlemesi durumunu anlatan deyim.
56 . Değirmen suyuyla dönmemek : Bir işin dışarıdan gelen geçici yardımlarla uzun süre yürütülemeyeceğini ifade eden söz.
57 . Değirmen suyuyla dönmez : Bir işin dışarıdan gelen geçici desteklerle veya başkalarının yardımıyla uzun süre yürütülemeyeceğini anlatan önemli bir uyarı.
58 . Değirmen taşı gibi : Çok ağır olan veya insanın üzerine büyük bir yük bindiren durumlar için kullanılan ifade.
59 . Değme keyfine : Birinin çok mutlu, huzurlu ve halinden çok memnun olduğu anlarda kullanılan neşeli bir ifade biçimi.
60 . Değnekçilik yapmak : Bir yerde düzeni sağlamak adına başkalarına yol göstermek veya otopark gibi yerleri yönetmek.
61 . Deli divane olmak : Bir şeyi veya bir kimseyi mantığını yitirecek kadar çok sevmek ve ona aşırı bağlanmak.
62 . Delikli kuruşa muhtaç olmak : Çok büyük bir fakirlik içine düşmek, en küçük bir parayı bile bulamaz hale gelmek.
63 . Deliye dönmek : Beklenmedik bir olay karşısında çok aşırı öfkelenmek, sinirden ne yaptığını, ne söylediğini bilemez bir duruma gelmek.
64 . Dem vurmak : Bir konudan uzun uzadıya bahsetmek, o konuyu sürekli olarak gündeme getirmek ve anlatmak.
65 . Demin de dediğim gibi : Konuşma sırasında daha önce belirttiği bir fikri pekiştirmek veya hatırlatmak amacıyla kullanılan geçiş ifadesi.
66 . Demir atmak : Bir limana varmak, bir yere tamamen yerleşmek veya bir yerde uzun süre kalmaya kesin karar vermek.
67 . Demir leblebi : Başarılması veya çözülmesi çok büyük emek isteyen, insanı oldukça zorlayan ve uğraştıran çetin işler için söylenir.
68 . Demiri nem insanı gam yıkar : Rutubetin metali çürütmesi gibi, insanın içindeki bitmek bilmeyen üzüntünün de sağlığını ve ömrünü bitirdiğini anlatır.
69 . Demiri nem, insanı gam yıkar : Üzüntünün insan sağlığını ve ömrünü içten içe nasıl bitirdiğini anlatan bilgece bir söz.
70 . Deniz yemez domuz yemez : Her yemeğe veya her duruma bir kusur bulan, hiçbir şeyi kolay kolay beğenmeyen aşırı titiz kimse.
71 . Deniz yemez, domuz yemez : Hiçbir şeyi beğenmeyen, her şeye bir kusur bulan çok müşkülpesent kişiler için kullanılır.
72 . Denizde kum onda para : Bir kişinin ölçülemeyecek kadar çok zengin olduğunu ve büyük bir servete sahip olduğunu anlatır.
73 . Denize düşen yılana sarılır : Çok çaresiz durumda kalan birinin, normalde hiç hoşlanmadığı veya güvenmediği yerlerden dahi yardım istemek zorunda kalması.
74 . Denizi geçip derede boğulmak : Çok büyük ve zorlu engelleri başarıyla aştıktan sonra, çok küçük ve basit bir sorun yüzünden başarısız olmak.
75 . Deprem etkisi yaratmak : Bir haberin veya olayın toplumda veya bir grupta çok büyük bir sarsıntı oluşturması.
76 . Derbeder olmak : Hayat düzeni tamamen bozulan, üstü başı perişan halde gezen ve bakımsız kalan kimselerin içine düştüğü durum.
77 . Derdi günü : Bir insanın zihnini her an meşgul eden, sürekli düşündüğü ve gerçekleştirmek için çabaladığı tek ana meselesi.
78 . Derdini marke etmek : Kendi içindeki büyük acıları veya sıkıntıları başkalarına belli etmeden, dışarıya karşı hep güçlü görünmeye çalışmak.
79 . Derdini veren dermanını da verir : Her sıkıntının mutlaka bir çözümü olduğunu hatırlatan, teselli edici ve umut verici bir söz.
80 . Dereyi görmeden paçaları sıvamak : Bir işin sonucu henüz belli olmadan veya başarıya ulaşıldığı kesinleşmeden erkenden büyük hazırlıklara girişmek.
81 . Dermanı kesilmek : Hareket edecek gücü kalmamak, çok yorulmak veya hastalıktan dolayı bitkin bir hale düşmek.
82 . Ders vermek : Birine yaptığı yanlışı göstermek için onu cezalandırmak veya bilgece bir tavırla ona doğru yolu öğretmeye çalışmak.
83 . Dersini almak : Başına gelen kötü bir olaydan ötürü hatasını anlamak ve aynı hatayı bir daha yapmamak üzere tecrübe edinmek.
84 . Dert yanmak : İçinde bulunduğu kötü durumu veya başına gelenleri sızlanarak başkalarına uzun uzun anlatmak.
85 . Derya kuzusu : Balıkçılıkta taze, diri ve lezzetli balıkları övmek için kullanılan, kulağa çok hoş gelen bir tanımlama biçimi.
86 . Destan yazmak : Bir alanda çok büyük, unutulmaz ve tarihe geçecek kadar önemli bir başarı elde etmek.
87 . Destur çekmek : Bir yere girerken veya bir işe başlarken izin istemek veya manevi bir güçten yardım talep etmek.
88 . Deve horgücü gibi : Bir yerdeki şekil bozukluğunu, yüksek tümsekleri veya bir nesnenin üzerindeki orantısız çıkıntıları tarif etmek için kullanılır.
89 . Deve kuşu gibi kafasını kuma gömmek : Çevresindeki tehlikeleri veya gerçekleri görmezden gelerek kendini güvende hissetmeye çalışmak, sorunlardan kaçmak.
90 . Devede kulak : Çok büyük ve kapsamlı bir bütünün yanında, sözü bile edilmeyecek kadar küçük ve önemsiz kalan parça.
91 . Deveye hendek atlatmak : Birine yapılması imkansız kadar zor olan bir işi yaptırmaya çalışırken çok büyük çaba harcamak.
92 . Deveyi havuduyla yutmak : Bir haksızlık veya yolsuzluk yaparken hiçbir ölçü tanımadan, her şeyi büyük bir açgözlülükle kendi zimmetine geçirmek.
93 . Devlet kuşu konmak : Kişinin hiç beklemediği bir anda çok büyük bir servete, şansa veya makama zahmetsizce kavuşması durumu.
94 . Deyim yerindeyse : Anlatılan konunun ciddiyetini veya mübalağasını belirtmek için kullanılan, sözün tam karşılığını bulduğunu ifade eden kalıp.
95 . Dış görünüşe aldanmak : Bir insanın sadece kılık kıyafetine bakarak karakteri hakkında karar vermenin ne kadar yanıltıcı olabileceğini vurgulayan ifade.
96 . Dış kapının dış mandalı : Bir konuyla veya aileyle hiçbir yakınlığı, ilgisi veya söz hakkı bulunmayan uzak kimse.
97 . Dışlanmış hissetmek : Bir topluluk içinde ilgi görmemek, aralarına kabul edilmemek ve kendini yalnız, terkedilmiş gibi hissetmek.
98 . Dız dız etmek : Birinden sürekli bir şeyler isteyerek veya her şeyden şikayet ederek karşısındaki kişiyi aşırı derecede huzursuz etmek.
99 . Dik dik bakmak : Birine karşı duyulan öfkeyi, nefreti veya meydan okumayı gözlerini hiç ayırmadan, sert bir tavırla belli etmek.
100 . Dik kafalı : Başkalarının doğru uyarılarına rağmen kendi bildiği yanlış yolda inatla ilerleyen, söz dinlemeyen ve uyuşumsuz olan kişi.
101 . Diken üstünde oturmak : Gelecek kötü bir haberi veya başlama ihtimali olan bir tehlikeyi çok büyük bir huzursuzlukla beklemek.
102 . Dikili ağacı olmamak : Hayat boyu yaptığı çalışmaların karşılığında kendisine ait bir evi, mülkü veya hiçbir maddi birikimi bulunmamak.
103 . Dikine gitmek : Bir konuda ters tutum sergileyerek işleri zorlaştırmak ve her şeye karşı çıkarak uyumsuzluk yaratmak.
104 . Dili bir karış : Büyüklere karşı saygısızca konuşan, her söze karşılık veren ve haddini aşan konuşmalar yapan kimse.
105 . Dili çözülmek : Bir sebeple konuşmaya başlamak veya daha önce gizli tuttuğu şeyleri bir anda anlatmaya karar vermek.
106 . Dili damağı kurumak : Çok fazla susamak veya yaşanan büyük bir heyecan ve korku nedeniyle ağzının kuruması.
107 . Dili dolaşmak : Heyecan, korku veya utanç sebebiyle kelimeleri birbirine karıştırmak ve ne söylediği anlaşılamayacak şekilde kekeleyerek konuşmak.
108 . Dili tutulmak : Aniden gelişen şaşırtıcı bir olay karşısında ne diyeceğini bilememek ve bir süre konuşamamak.
109 . Dili uzun : Başkaları hakkında olur olmaz konuşan, saygısızca eleştiriler yapan ve kırıcı sözler söylemekten çekinmeyen kişi.
110 . Dili varmamak : Bir şeyi söylemeyi çok istediği halde nezaketinden veya üzülmemesi için karşı tarafa söyleyememek.
111 . Dilinde tüy bitmek : Birine bir şeyi anlatmaktan veya öğüt vermekten dolayı aşırı derecede yorulup bıkmak.
112 . Dilinden düşürmemek : Bir şeyi veya bir kimseyi sürekli olarak anmak, ondan her fırsatta sevgiyle bahsetmek.
113 . Dilinin altındaki baklayı çıkarmak : Uzun süre gizlediği veya söylemekten çekindiği asıl niyetini ve gerçeği sonunda açıkça söylemek.
114 . Dilinin belasını çekmek : Düşüncesizce ve yersiz söylediği sözler yüzünden başına büyük dertler veya sıkıntılar açmak.
115 . Dilinin ucuna gelmek : Bir şeyi söylemek üzereyken vazgeçmek veya o an tam hatırlayacakken kelimeyi bir türlü söyleyememek.
116 . Dillere destan olmak : Bir başarının, güzelliğin veya olayın herkes tarafından konuşulacak kadar büyük ve meşhur olması.
117 . Dilli düdük : Çok fazla ve boş konuşan, sesiyle etrafındakileri yoran, susturulması neredeyse imkansız olan geveze ve gürültücü kimse.
118 . Dilsiz uşak : Genellikle ceket ve pantolon asmak için kullanılan, konuşmayan cansız yardımcı nesneye verilen mizahi isim.
119 . Dini imanı para olmak : Hayattaki tek amacının ve değer yargısının para kazanmak olan, maneviyatı düşük kişiler için söylenir.
120 . Dink kafalı : Akli dengesi yerinde olmayan veya çok mantıksız hareketler sergileyen kişiler için kullanılan bir tabir.
121 . Dipçik gibi : İlerleyen yaşına rağmen vücut sağlığı yerinde olan, dinç, kuvvetli, sağlıklı ve hala ayakta dimdik duran kimse.
122 . Dipsiz kuyu : Sonu gelmeyen, içine ne kadar emek veya para harcanırsa harcansın bir türlü dolmayan belirsiz durum.
123 . Dirsek çevirmek : Daha önce iş birliği yaptığı veya tanıdığı birine yardım etmemek, onu görmezden gelmek.
124 . Dirsek çürütmek : Bir işi öğrenmek veya eğitimini tamamlamak için uzun yıllar boyunca çok büyük çaba sarf etmek.
125 . Diş bilerken : Birinden intikam almak amacıyla uygun zamanı beklemek ve ona kötülük yapmak için içten içe planlar hazırlamak.
126 . Diş geçirememek : Bir rakibe veya zor bir işe karşı gücü yetmemek, onu kontrol altına alamamak veya onu pes ettirememek.
127 . Dişe dokunur : Bir işe yarayan, önemli sayılabilecek miktarda olan veya dikkate alınmaya değer görülen durum.
128 . Dişinden tırnağından artırmak : Çok büyük zorluklarla ve her türlü ihtiyacından kısarak küçük birikimler yapmaya çalışmak.
129 . Dişini sıkmak : Çok zor ve sıkıntılı bir duruma daha iyi günler gelecek umuduyla bir süre katlanmak.
130 . Diz çökmek : Birinin üstünlüğünü kabul etmek, ona boyun eğmek veya ondan çok büyük bir af dilemek.
131 . Dizginleri ele almak : Bir grubun, bir ailenin veya bir işin yönetimini ve bütün sorumluluğunu tek başına üstlenerek kontrolü sağlamak.
132 . Dizlerinin bağı çözülmek : Aniden gelen kötü bir haber veya büyük bir korku yüzünden vücudunun tüm gücünü yitirip ayakta duramaz hale gelmesi.
133 . Doğduğuna pişman etmek : Bir kişiye o kadar büyük acılar, eziyetler veya sıkıntılar çektirmek ki onu yaşadığı hayattan tamamen bezdirmek.
134 . Doğru dürüst : Kurallara uygun olan, yalanı dolanı bulunmayan, eksiksiz ve temiz bir şekilde yapılan iş veya davranış.
135 . Doğru yoldan ayrılmamak : Ahlaki değerleri ve dürüstlüğü her ne pahasına olursa olsun koruyarak yaşamaya devam etmek.
136 . Dokuz doğurmak : Bir işin sonucunu beklerken çok büyük bir heyecan, korku ve sabırsızlık içinde kıvranmak.
137 . Dolap çevirmek : Başkalarından gizli olarak dürüst olmayan işler planlamak ve birilerini aldatmak için tuzak kurmak.
138 . Doludizgin gitmek : Hiçbir engele takılmadan, çok büyük bir hızla ve kontrolsüzce ilerlemeye devam etmek.
139 . Doluya koysam almıyor boşa koysam dolmuyor : Bir sorun karşısında hiçbir çözüm yolunun işe yaramadığı, her iki ihtimalin de çıkmaza girdiği çaresiz durum.
140 . Domuz gibi : Çevresindeki insanlara karşı çok inatçı, kaba, anlayışsız davranan ve kendi yanlışında ısrar eden antipatik kimseler için söylenir.
141 . Dona kalmak : Beklenmedik bir olay karşısında büyük bir şaşkınlık yaşayarak hareket edemez ve konuşamaz hale gelmek.
142 . Dost kara günde belli olur : Gerçek dostun insanın sadece iyi gününde değil, en zor zamanında yanında olduğu gerçeği.
143 . Dost kazığı yemek : En çok güvenilen ve sevilen bir arkadaş tarafından beklenmedik bir şekilde ihanete uğramak.
144 . Dostlar alışverişte görsün : Bir işi gerçekten fayda sağlamak için değil, sadece başkalarına çalışıyormuş imajı vermek amacıyla göstermelik olarak yapmak.
145 . Dökülüp saçılmak : Gereğinden fazla para harcamak veya bir sırrı bütün detaylarıyla herkese anlatmaya başlamak.
146 . Dört ayvayı yemek : Çok zor bir duruma düşmek ve bu durumdan kurtuluş yolunun kalmaması.
147 . Dört dörtlük : Hiçbir kusuru veya eksiği bulunmayan, her bakımdan mükemmel ve tam olan şey veya kişi.
148 . Dört duvar arasında kalmak : Dış dünyayla ilişiği kesilmek, hapse girmek veya evden dışarı hiç çıkamamak.
149 . Dört gözle beklemek : Bir kişinin gelmesini veya bir olayın gerçekleşmesini çok büyük bir arzu, sabırsızlık ve özlemle istemek.
150 . Dört nala : Atın en hızlı koşma biçimiyle, çok büyük bir süratle bir yere doğru ilerlemek.
151 . Dövünmek : Bir kayıp veya üzücü olay karşısında ellerini dizlerine vurarak büyük bir kederle ağlamak.
152 . Dua almak : Birine karşılık beklemeden yaptığı büyük bir iyilik sonucunda onun kalpten gelen iyi dileklerini ve manevi desteğini kazanmak.
153 . Dudak bükmek : Bir şeyi veya bir öneriyi beğenmediğini, onu küçümsediğini yüz ifadesiyle açıkça belli etmek.
154 . Dudak ısırtmak : Sergilediği üstün bir yetenek, başarı veya güzellik ile insanları hayretler içerisinde bırakıp herkesin hayranlığını kazanmak.
155 . Duman etmek : Birini veya bir şeyi tamamen yok etmek, perişan hale getirmek veya ortadan kaldırmak.
156 . Dumanı üstünde : Bir fırın ürününün çok taze olması veya bir haberin henüz çok yeni gerçekleşmiş olup sıcaklığını koruması durumu.
157 . Dur durak bilmemek : Hiç ara vermeden, yorulmadan ve dinlenmeden sürekli olarak çalışmaya devam etmek.
158 . Dura dura : Acele etmeden, zaman yayarak ve dinlenerek yapılan işleri anlatmak için kullanılır.
159 . Durgunlaşmak : Eski neşesini veya hareketliliğini yitirmek, sessiz ve içine kapanık bir hal almak veya ekonomik faaliyetlerin azalması durumu.
160 . Durup dururken : Görünürde hiçbir sebep veya gereklilik yokken, aniden ve beklenmedik bir şekilde bir olayın meydana gelmesi hali.
161 . Dut yemiş bülbüle dönmek : Çok konuşan birinin, yaşanan bir olaydan sonra sus pus olması ve konuşamaması.
162 . Dümen kırmak : Gidilen bir yönden veya daha önce verilmiş bir karardan aniden vazgeçip başka bir yöne veya düşünceye sapmak.
163 . Dümen kırmak için artık her şey çok geç : Yapılan o büyük yolsuzluklar ve hatalar gün yüzüne çıktıktan sonra, şimdi tövbe etmenin veya yön değiştirmenin o batmakta olan gemiyi kurtarmaya yetmeyeceğini anlatan acı bir gerçek.
164 . Dümen kırmak için çok geç : Verilen bir kararın veya girilen bir yolun artık geri dönüşü olmayan o kritik noktayı çoktan aşmış olduğunu belirten söz.
165 . Dümen kırmak zorunda kalmak : Karşılaşılan büyük bir engel sebebiyle planlanan hedeften vazgeçip acilen başka bir yöne doğru yönelmek.
166 . Dümen suyundan gitmek : Bir başkasının aldığı kararlara hiçbir itirazda bulunmadan uymak ve onun belirlediği yöntemle hareket etmeye devam etmek.
167 . Dümen yapmak : Birini kandırmak için yalan söylemek veya sahte tavırlar takınarak hileli işler çevirmek.
168 . Dümeni başkasına bırakmak : Bir işin kontrolünü ve yönetim sorumluluğunu kendi isteğiyle veya mecburiyetten bir başkasına devretmek eylemidir.
169 . Dümeni elinde tutmak : Bir işin veya bir kurumun yönetimini ve kontrolünü tek başına elinde bulundurmak.
170 . Dümeni sağlam bir gemi : Hem gerçek anlamda hem de bir kurumun veya ailenin yönetiminin çok güvenilir, tecrübeli ve dirayetli ellerde olduğunu anlatır.
171 . Dümeni sağlam bir yöneticinin idaresindeki o şirket : Kriz anlarında bile soğukkanlılığını kaybetmeyen, çalışanlarına güven veren o tecrübeli genel müdür sayesinde, rakipleri birer birer batarken onlar her yıl karını katlamaya devam etti.
172 . Dün bir bugün iki : Henüz yeni başlanan bir işin hemen sonuç vermesini beklemenin yanlış olduğunu, sabredilmesi gerektiğini hatırlatan uyarı sözü.
173 . Dünya başına yıkılmak : Çok büyük bir felaket veya üzücü haber karşısında hayatının karardığını hissetmek.
174 . Dünya döndükçe adın anılsın : Yapılan büyük bir kahramanlık veya hizmet sonrasında, o kişinin isminin sonsuza dek saygıyla ve rahmetle hatırlanması için edilen dua.
175 . Dünya döndükçe o kahramanın adı unutulmaz : Vatanı kurtarmak için mermilerin üzerine gözünü kırpmadan yürüyen o cesur yiğidin hikayesi, nesiller boyu çocuklara anlatılacak ve her zaman saygıyla, minnetle ve rahmetle yad edilecektir.
176 . Dünya döndükçe unutulmamak : Yapılan çok büyük bir iyiliğin veya eserin insanlık var olduğu sürece her zaman saygıyla hatırlanacağını anlatır.
177 . Dünya evine girmek : Bekâr bir kimsenin evlenerek yeni bir yuva kurması ve aile sorumluluğu altına girmesi durumunu anlatır.
178 . Dünya evine girmek için hazırlık yapıyor : Yıllardır hayalini kurduğu o mutlu yuvayı kurmak için nişanlısıyla birlikte eşya bakmaya, davetiye seçmeye ve o en özel günün planlarını yapmaya büyük bir heyecanla başladılar.
179 . Dünya gözüyle bir kez daha görmek nasip oldu : Yıllar önce terk ettiği o çocukluk köyüne tekrar dönen yaşlı adamın, o eski çınar ağacını ve yıkık evi gördüğünde yaşadığı o anlatılamaz büyük mutluluk.
180 . Dünya gözüyle görmek : Ölmeden önce çok istediği bir şeyi veya bir kimseyi son bir kez görebilmek.
181 . Dünya malı dünyada kalır : İnsan ölürken hiçbir zenginliğini yanında götüremeyeceği için maddi şeylere aşırı hırsla bağlanmanın yanlışlığını vurgulayan söz.
182 . Dünya malı için kimseyi sakın kırma : Elindeki o paranın, pulun ve mülkün geçici olduğunu, öldüğünde yanında sadece bir parça kefen götüreceğini düşünerek; kimsenin kalbini incitmeden, sevgi ve hoşgörü içinde yaşamaya çalış.
183 . Dünya malı için onurunu satma : Geçici olan para ve zenginlik uğruna karakterinden, dürüstlüğünden ve insanlık onurundan asla vazgeçmemen gerektiğini hatırlatan çok önemli uyarı.
184 . Dünya nimeti : İnsanın yaşamı boyunca faydalandığı her türlü yiyecek, içecek, mal ve mülk gibi maddi değerler.
185 . Dünya yıkılsa da vazgeçmemek : İnandığı bir yoldan veya amaçtan hiçbir engel, zorluk veya felaket karşısında asla dönmemek.
186 . Dünya yıkılsa umurunda olmamak : Çevresinde olup biten en büyük olaylara karşı bile aşırı derecede kayıtsız ve ilgisiz kalmak.
187 . Dünyada bir dikili ağacı olmamak : Hayatı boyunca çok çalışmasına rağmen kendisine ait hiçbir mülk veya kalıcı bir eser edinememiş olmak.
188 . Dünyada bir tek o kalmış gibi : Sevdiği kişiye o kadar büyük bir tutkuyla bağlı ki etrafındaki diğer tüm insanları ve olayları tamamen görmezden geliyor.
189 . Dünyada bir tek o varmış gibi seviyor : Sevdiği kadına olan o tutkusu ve bağlılığı o kadar büyük ki gözü başka hiçbir şeyi görmüyor ve tüm hayatını sadece onun o bir tek gülüşü üzerine kurmuş durumda.
190 . Dünyada eşi benzeri olmamak : Bir nesnenin veya bir yeteneğin kalite bakımından dünyadaki diğer örneklerinden çok üstün ve eşsiz olması durumu.
191 . Dünyada eşi benzeri olmayan bir eser yarattı : O dahi mimarın yaptığı cami, kullanılan taş işçiliğinden akustiğine kadar her yönüyle görenleri hayrete düşüren ve dünyadaki tüm sanat tarihçilerini kendine hayran bırakan bir şaheser.
192 . Dünyadan elini eteğini çekmek : Sosyal hayattan ve maddi hırslardan uzaklaşarak kendi içine dönmek veya inzivaya çekilmek.
193 . Dünyadan elini eteğini çekmiş bir münzevi : Hiçbir mal mülk hırsı olmayan, günlerini sadece dua ederek ve kitap okuyarak geçiren, kimsenin işine karışmayan o kendi halindeki huzurlu ve bilge yaşlı adam.
194 . Dünyadan elini eteğini çekmiş derviş : Maddi hiçbir hırsı kalmayan, sadece maneviyatla ilgilenen ve kendi iç huzurunu bulmuş olan, mütevazı ve sessiz yaşayan kimse.
195 . Dünyadan elini eteğini çekmiş o bilge derviş : Dağ başındaki o küçük kulübede kendi sebzesini yetiştirip, sadece tefekkürle ve doğayla iç içe yaşayan, o büyük şehirlerin gürültüsünden ve hırsından tamamen kurtulmuş huzurlu insan.
196 . Dünyadan haberi olmamak : Çevresinde gelişen önemli olaylardan veya toplumsal değişimlerden tamamen bihaber, ilgisiz yaşamaya devam etmek.
197 . Dünyadan kopuk yaşamak : Güncel olaylarla ilgilenmeden, sadece kendi hayal dünyasında veya dar çevresinde kimseden habersiz bir hayat sürmek.
198 . Dünyaları bağışlamak : Bir kimseye karşı çok büyük bir iyilik yapmak veya onu hayal edemeyeceği kadar mutlu edecek bir imkân sunmak.
199 . Dünyaları verseler de bu yoldan dönmem : İnandığı davaya ve dürüstlük ilkelerine o kadar sıkı bağlı ki karşısına ne kadar büyük bir rüşvet veya servet konulursa konulsun asla karakterinden taviz vermeyecek kadar onurlu.
200 . Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak : Hayatın zorluklarıyla bizzat yüzleşerek tecrübe kazanmak ve işlerin her zaman göründüğü kadar kolay olmadığını fark etmek.
201 . Dünyanın kaç bucak olduğunu ona öğrettiler : Herkesi kandırabileceğini sanan o şımarık gence, hayatın gerçek zorluklarını ve insanların ne kadar sert olabileceğini yaşattıkları o acı tecrübeyle çok iyi bir şekilde gösterdiler.
202 . Dünyanın sonu değil ya : Yaşanan bir başarısızlığın veya kaybın her şeyin bitişi olmadığını, hayatın bir şekilde devam edeceğini hatırlatan teselli.
203 . Dünyanın sonu gelmiş gibi davranma : Kaybettiğin o küçük miktar para veya kaçırdığın o iş fırsatı için bu kadar büyük bir yasa bürünmene gerek yok; hayat hala devam ediyor ve önünde yeni kapılar açılacak.
204 . Dünyaya gözlerini yummak : Bu fani dünyadaki ömrünü tamamlayarak vefat etmek, hayata veda etmek ve ebedi hayata göç etmek demektir.
205 . Dünyaya kazık çakacağını sanmak : İnsanın bir gün öleceğini unutarak sadece dünya malı ve makam hırsıyla, sanki ebedi yaşayacakmış gibi bencilce davranması.
206 . Dünyaya kazık çakacakmış gibi hırs yapma : Bir gün her şeyini bırakıp bu dünyadan göçeceğini sakın unutma; bu yüzden kalp kırmadan, dürüstçe ve sadece ihtiyacın kadar olanın peşinden koşarak huzurlu yaşamaya bak.
207 . Dünyaya kazık çakmak : Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya malına hırsla bağlanmak veya bir makamda, bir yerde haddinden fazla uzun süre kalmak.
208 . Dünyaya nizam veren güçlü devlet : Sadece kendi sınırlarını değil, tüm dünyadaki siyasi ve ekonomik dengeleri kontrol edebilen, sözü her yerde geçen süper güç.
209 . Dünyaya nizam verme davası güden o lider : Sadece kendi halkının değil, tüm dünyadaki ezilenlerin haklarını savunmak ve adil bir sistem kurmak için ömrünü o büyük mücadeleye adamış olan o vizyoner devlet adamı.
210 . Dünyaya nizam vermek : Bir ülkenin veya bir liderin tüm dünyaya kendi kurallarını kabul ettirerek küresel bir düzen kurma iddiası.
211 . Dürtülemek : Bir kimseyi bir işi yapması için sözle veya gizli işaretlerle sürekli uyararak onu harekete geçmeye zorlamak eylemidir.
212 . Dürtülmeden iş yapmayan o tembel ve uyuşuk : Kendi başına bir işin ucundan tutmayan, illa başına birinin dikilip “hadi şunu yap” demesi gereken o motivasyonu düşük ve isteksiz çalışan tipini tarif etmek için kullanılır.
213 . Dürtülmeden iş yapmayan uyuşuk : Kendi başına sorumluluk almayan, illa birinin ona ne yapması gerektiğini hatırlatması veya zorlaması gereken tembel ve isteksiz kimse.
214 . Dürtülmeye ihtiyacı olmak : Bir işi yapmak için kendi motivasyonu olmayan, sürekli başkaları tarafından uyarılması ve iteklenmesi gereken kişi.
215 . Dürüstlüğünden ödün vermemek : En zor şartlarda bile doğru bildiği yoldan şaşmamak ve yalan konuşmaktan kaçınmak.
216 . Dürüstlükten ayrılmamak : Karşısına çıkan tüm zorluklara ve çıkar tekliflerine rağmen her zaman doğruluğu ve ahlaki değerleri koruyarak yaşamak.
217 . Dürüstlükten ayrılmayan o fakir ama onurlu adam : Cebinde bir kuruş parası yokken bulduğu o içi altın dolu çantayı sahibine teslim ederek, paranın satın alamayacağı o büyük vicdan huzurunu ve toplumun saygısını kazanan kişi.
218 . Dürüstlükten şaşarsan o güveni bir daha kazanamazsın : İnsanların sana olan o sarsılmaz inancını bir kez yalan söyleyerek yıkarsan, sonra bin kez doğru söylesen bile herkes sana her zaman şüpheyle ve mesafeyle bakmaya devam edecektir.
219 . Dürüstlükten şaşarsan yolunu kaybedersin : Bir kez yalan söylemeye veya hile yapmaya başlarsan, zamanla karakterinin tamamen bozulacağını ve insanların güvenini yitireceğini ifade eden öğüt.
220 . Dürüstlükten şaşmamak en iyisidir : Ne kadar zor durumda kalınırsa kalansın yalan söylememenin insanın vicdanını her zaman en rahat tutan yol olduğu.
221 . Düş önüme de gidilecek o yolu göster : Madem bu dağı ve bu ormanı buralardan çok daha iyi biliyorsun, o zaman rehberliğimiz yap da o saklı şelaleye kazasız belasız bir an önce ulaşmamızı sağla.
222 . Düş önüme gidelim : Yol göstericilik yaparak veya rehberlik ederek bir yere doğru birlikte hareket etmeyi teklif ederken kullanılan samimi ve emir kipi içeren ifade.
223 . Düş peşinden : Birinin hemen arkasına takılarak onu takip etmeye başlamak veya bir fikrin doğruluğunu sorgulamadan kabullenip gitmek.
224 . Düş peşine : Birinin arkasından gitmek, onu takip etmek veya bir idealin peşinden koşmaya başlamak.
225 . Düş yakamdan : Beni artık kendi halime bırak, beni rahatsız etmeyi ve peşimi bırakarak bana huzur vermeyi kabul et demektir.
226 . Düş yakamdan artık yeter : Beni sürekli arayıp rahatsız etmenden, hayatıma müdahale etmenden ve bana huzur vermemekten artık gerçekten çok sıkıldım; lütfen beni kendi halime bırak ve benden tamamen uzaklaş.
227 . Düşe kalka : Büyük zorluklarla, bazen hata yaparak bazen toparlanarak bir işi güçlükle başarmaya çalışmak.
228 . Düşe kalka bu günlere geldik : Hiçbir şeyi kolay elde etmediklerini; iflaslar, hastalıklar ve büyük zorluklarla mücadele ederek sonunda başarıya ulaştıklarını anlatan gururlu ve hüzünlü ifade.
229 . Düşe kalka büyümek : Hayatın getirdiği acı ve tatlı tüm tecrübeleri yaşayarak, hatalardan ders çıkararak olgunlaşmak ve yetişkin birine dönüşmek.
230 . Düşe kalka büyüyen o yetim çocuk : Hayatın tüm sillelerini yemesine, sokaklarda yatıp kalkmasına rağmen pes etmeyip okuyan ve sonunda ülkenin en başarılı cerrahlarından biri olmayı başaran o azimli gencin hikayesi.
231 . Düşe kalka ilerlemek : Büyük zorluklarla, bazen hata yaparak bazen de toparlanarak bir işi binbir güçlükle ve azimle başarmaya çalışmak.
232 . Düşe kalka öğrenmek : Hayatın getirdiği tüm hataları bizzat yaparak ve bedelini ödeyerek bir konuda derinlemesine tecrübe ve bilgi sahibi olmak.
233 . Düşeş atmak : Beklenmedik bir şekilde çok kârlı bir sonuç elde etmek veya şansı yaver gitmek.
234 . Düşeş geldi de yüzü güldü : Hiç ummadığı bir anda kazandığı o piyango veya yakaladığı o büyük iş fırsatı sayesinde tüm dertlerini bir anda unuttu.
235 . Düşeş gelmek : Hiç beklemediği bir anda karşısına çok büyük bir fırsatın çıkması veya şansının yardımıyla büyük bir kazanç elde etmek.
236 . Düşeş gelmesiyle hayatı bir anda değişti : Hiç beklemediği o büyük mirasın kendisine kalmasıyla birlikte, yıllardır çektiği o tüm maddi sıkıntılar ve borçlar bir gecede bitiverdi ve bambaşka, lüks bir hayata merhaba dedi.
237 . Düşeş gelmesiyle o büyük borçtan kurtuldu : Piyangodan çıkan o ikramiye veya beklenmedik bir iş anlaşmasından gelen o büyük komisyon sayesinde, yıllardır sırtında bir yük olan o ağır borçlarını bir günde temizleyiverdi.
238 . Düşeş yakalamak hayatını kurtardı : Karşısına çıkan o mucizevi ve çok kârlı fırsat sayesinde tüm maddi sıkıntılarından bir anda kurtulmayı başardı.
239 . Düşkünlere kol kanat germek : Çaresiz ve zayıf insanları koruması altına alarak onlara her türlü maddi ve manevi desteği sağlamak.
240 . Düşkünlere yardım etmek : Hayatta maddi veya manevi olarak zor durumda kalmış, yardıma muhtaç insanlara el uzatıp onlara destek olmak.
241 . Düşkünlerin sığınacağı o tek ve son liman : Herkesin sırtını döndüğü, kimsesiz ve parasız kalmış o biçarelerin her zaman kapısını çalabileceği, onlara bir kap sıcak yemek ve yatacak yer veren o merhametli hayır kurumu.
242 . Düşkünlerin sığınacağı tek liman : Kimsesiz kalmış, fakir düşmüş ve çaresiz insanlar için her zaman açık olan, onlara yardım eli uzatan o merhametli kurum veya kişi.
243 . Düşkünlük derecesinde bir koleksiyon merakı : Evindeki her odayı eski pullar veya paralarla dolduracak kadar işi ileri götüren, bu tutkusu için servet harcayan o takıntılı adamın hali.
244 . Düşkünlük derecesinde sevmek : Birine karşı hissedilen duygunun artık kontrol edilemez bir tutkuya ve bağımlılığa dönüşerek kişiye zarar vermesi durumu.
245 . Düşkünlük etmek : Bir kimseye karşı duyulan aşırı ve bazen marazi olan sevgi veya bağlılık gösterme hali.
246 . Düşkünlük gösterdiği o zararlı alışkanlık : Sağlığını her geçen gün daha da bozan, ailesini ve işini kaybetmesine neden olan o kötü bağımlılığından bir türlü kurtulamayan ve kendi sonunu kendi elleriyle hazırlayan o iradesiz kimse.
247 . Düşkünlük göstermek : Bir şeye veya birine karşı aşırı ilgi ve sevgi duyarak ondan kopamamak.
248 . Düşler kurarak hayata tutunmaya çalışıyor : Hastane odasındaki o çaresiz günlerinde, iyileşip tekrar deniz kenarında yürüyeceği o güzel zamanların hayalini kurarak yaşama olan sevincini ve umudunu asla kaybetmeyen o dirençli ruh.
249 . Düşler kurmak : Gelecekle ilgili çok güzel, umut dolu hayaller peşinde koşmak ve gerçekleşmesini arzuladığı şeyleri zihninde sürekli canlandırmak.
250 . Düşman ağzı : Birinin iyiliğini istemeyen, art niyetli kişilerin kullandığı kırıcı, moral bozucu ve yalan yanlış ifadeler bütününe verilen isim.
251 . Düşman ağzıyla iftira atmak : Kendi arkadaşına veya vatanına, aslında kendisine düşman olan kişilerin yalanlarını kullanarak haksız yere suçlamalarda bulunmak.
252 . Düşman ağzıyla kendi ailesini kötüledi : Dışarıdaki o sinsi ve kıskanç insanların gazına gelerek, aslında kendisine her zaman destek olan anne ve babası hakkında ulu orta çok ağır ve asılsız sözler sarf eden o hayırsız evlat.
253 . Düşman ağzıyla konuşmak : Kendi fikriymiş gibi, aslında kendisine düşman olan kişilerin tezlerini veya kötü niyetli sözlerini savunmak.
254 . Düşman ağzıyla memleketini kötüleme : Sırf siyasi hırsların veya şahsi çıkarların için, aslında ülkene düşman olanların kullandığı o çirkin ve yalan dolu argümanları sakın kullanma.
255 . Düşman ayağı : Kötü niyetli insanların bir yerin güvenliğini aşarak içeri sızması veya bir topluluğun birliğine zarar vermesi durumu.
256 . Düşman ayağını kaydırmak : Bir rakibini veya düşmanını hileli bir yolla bulunduğu mevkiden indirmek veya onu tamamen saf dışı bırakmak.
257 . Düşman ayağını kaydırmak için o sinsi pusuda : Arkadaş gibi görünüp aslında onun o yüksek mevkisine göz diken ve ilk hatasında onu rezil etmek için her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayan o çok tehlikeli kişi.
258 . Düşman ayağını kaydırmak için pusuda : Rakibinin en küçük bir hata yapmasını bekleyen ve onu bulunduğu o yüksek mevkiden indirmek için gizlice planlar yapan kötü niyetli kişi.
259 . Düşman başına : Başa gelen çok kötü ve dayanılmaz bir durumun hiç kimsenin, hatta en kötü düşmanının bile başına gelmemesini dilemek.
260 . Düşman başına gelmesin böyle bir kaza : Yaşanan o korkunç trafik kazasının veya doğal afetin dehşetini görünce, insanın “Allah kimseye göstermesin” diyerek ettiği o çok içten dua.
261 . Düşman başına gelmesin bu acı : Yaşanan bu büyük evlat acısının veya felaketin yeryüzündeki hiçbir canlıya yaşatılmamasını dileyen en derin temenni.
262 . Düşman başına vermesin : Allah böyle bir dert ve sıkıntıyı hiç kimseye, düşmanıma bile göstermesin anlamında dua.
263 . Düşman çatlatırcasına bir düğün : Kendisini çekemeyen akrabalarına ve komşularına inat, yapılabilecek en görkemli ve en masraflı töreni yaparak gövde gösterisi yapan aile.
264 . Düşman çatlatırcasına gülmek : Kendisini çekemeyenlerin gözü önünde çok mutlu ve neşeli görünerek onların kıskançlıktan kahrolmalarına sebep olmak.
265 . Düşman çatlatırcasına o büyük başarıya ulaştı : Kendisinin yapamayacağını söyleyen ve başarısız olmasını bekleyen herkese inat, dünya şampiyonu olup o altın madalyayı boynuna takarak herkesi kendine hayran bırakan o gururlu sporcu.
266 . Düşman çatlatırcasına o en lüks arabayı aldı : Kendisini fakir olduğu için aşağılayan o eski komşularına inat, gidip şehrin en pahalı aracını satın alıp mahallede o havayla tur atarak herkesi o büyük kıskançlık krizine soktu.
267 . Düşman çatlatmak : Başarısı veya mutluluğuyla kendisini çekemeyenleri kıskançlıktan büyük bir rahatsızlığa sevk etmek.
268 . Düşman elinde esir kalmak : Kendi hürriyetini yitirip kendisine hiç acımayacak olan zalim ve kötü niyetli insanların emri altına girmek.
269 . Düşman eline düşmek : Kendisine merhamet etmeyecek, acımasız ve kötü niyetli kişilerin kontrolü veya esareti altına girmek gibi kötü durum.
270 . Düşman eline düşüp esaret hayatı yaşadı : Savaş sırasında karşı orduya esir düşerek yıllarca o karanlık ve rutubetli zindanlarda, binbir türlü işkence ve yokluk içinde hayata tutunmaya çalıştı.
271 . Düşman gözlemek : Karşı taraftan gelebilecek bir saldırıya veya hamleye karşı sürekli tetikte ve uyanık bulunmak.
272 . Düşman gözüyle bakılan o masum yabancı : Hiçbir suçu olmadığı halde sırf dili ve dini farklı olduğu için o mahalledeki insanlar tarafından her an bir kötülük yapacakmış gibi şüpheyle ve nefretle izlenen o zavallı adamın durumu.
273 . Düşman gözüyle bakmak : Birine karşı hiçbir iyi niyet beslemeden, ona zarar verecekmiş gibi nefretle yaklaşmak.
274 . Düşman gözüyle her yerini inceledi : Yeni aldığı arabasına veya evine gelen o kıskanç komşusunun, bir kusur bulabilmek için sanki teftiş yapıyormuş gibi nefretle her köşeye bakması.
275 . Düşman gözüyle süzmek : Birini tepeden tırnağa kadar hiç iyi niyet beslemeden, kusur bulmak amacıyla ve nefretle uzun uzun incelemek.
276 . Düşman kapısına : Çok istenmeyen ve kötü bir durumun en uzak kişilere, hatta düşmana gitmesini dilemek.
277 . Düşman kapısına gitmek zorunda kalma : İnsanın başına gelebilecek en ağır durumlardan biri olan, en sevmediği ve kendisine kötülük yapan kişiden medet umma hali.
278 . Düşman kapısına gitmekten beter : Sevmediği birinden bir şey istemek zorunda kalmanın insan onuru için ne kadar ağır bir durum olduğunu anlatır.
279 . Düşman kapısına varıp aman diledi : Gururunu bir kenara bırakıp, ölmemek veya kurtulmak için en büyük hasmının ayaklarına kapanıp ondan merhamet ve yardım istemek zorunda kaldı.
280 . Düşman kapısına varıp yardım dilemek çok zordur : Gururuyla yaşayan bir insanın, en çok nefret ettiği ve kendisine kötülük yapan kişinin ayağına kadar gidip “bana yardım et” demesinin o ruhundaki tarifsiz yıkımı ve ağırlığı.
281 . Düşman kapısını aşındırmak : İstemediği halde çok zor durumda kaldığı için mecburen nefret ettiği kişilerden yardım talep etmek zorunda kalmak.
282 . Düşman kesilen o eski dostlar : Bir zamanlar yediği içtiği ayrı gitmeyen, her sırrını birbirine anlatan o iki insanın, şimdi bir miras kavgası yüzünden birbirlerine en ağır hakaretleri edecek kadar nefret dolu olmaları.
283 . Düşman kesilmek : Arası eskiden iyi olan birine karşı yaşanan bir olaydan sonra büyük bir nefret duymaya ve cephe almaya başlamak.
284 . Düşman ordularını denize döken o büyük zafer : Milletin azmi ve ordunun üstün cesareti sayesinde, vatanı işgal etmeye gelen o devasa güçlerin tamamen temizlendiği ve hürriyetin kazanıldığı o unutulmaz tarihi gün.
285 . Düşman ordularını dize getirmek : Karşısındaki tüm büyük güçleri ve engelleri üstün bir zekâ ve cesaretle mağlup ederek zafer kazanmak.
286 . Düşman ordusu gibi : Çok kalabalık, ürkütücü ve çevresindeki her şeyi ezip geçecekmiş gibi bir izlenim bırakan büyük gruplar için kullanılır.
287 . Düşman sevindirecek hareketlerden kaçın : Kendi itibarını zedeleyecek işler yapma ki seni çekemeyenler senin bu durumunla alay edip mutlu olmasınlar.
288 . Düşman sevindirecek o kötü alışkanlıktan kurtul : Kendi sağlığına ve itibarına zarar veren o tutumlarını bırak ki seni çekemeyenler senin bu zavallı ve aciz halini görüp arkandan kıs kıs gülmesinler.
289 . Düşman sevindiren : Yaptığı büyük bir yanlışlık sonucunda rakiplerinin ekmeğine yağ süren ve onların mutlu olmasına yol açan davranış sahibi.
290 . Düşmanca bakışlara maruz kalmak : Bir ortamda sevilmediğini ve istenmediğini etrafındaki insanların sert ve nefret dolu bakışlarından açıkça hissetmek.
291 . Düşmanca tavır : Arkadaşça olmayan, sert, kırıcı ve karşısındakini rakip veya düşman gören davranış biçimi.
292 . Düşmanca tavırlardan uzak dur : Kimseye durduk yere sert davranma, kimseyi rakip görüp kırma; her zaman yapıcı ve barışçıl bir dil kullanmaya özen göster.
293 . Düşmanca tavırları nedeniyle arkadaşı kalmadı : Herkese üstten bakan, en küçük bir eleştiride bile kavgaya hazır olan ve sürekli insanları rakip gören o kırıcı üslubu yüzünden, en sonunda yanında tek bir seveni bile kalmadı.
294 . Düşmanı dışarıda aramamak : Asıl tehlikenin veya engelin insanın en yakınında, hatta bazen kendi içinde olduğunu belirtir.
295 . Düşmanı güldürmemek : Yaşadığı zorlukları dışarıya belli etmeyerek kendisinin başarısız olmasını bekleyen rakiplerine o zevki ve fırsatı asla vermemek.
296 . Düşmanı hafife alan mağlup olur : Rakibinin gücünü küçümseyip hazırlıklarını tam yapmayan kişinin, savaşın veya rekabetin sonunda hiç beklemediği kadar ağır bir yenilgiye uğrayacağı uyarısı.
297 . Düşmanı hafife almamak : Karşısındaki rakibi ne kadar zayıf görünürse görünsün, onun her an her şeyi yapabileceğini düşünerek tedbiri elden bırakmamak.
298 . Düşmanı sevindirecek zaaflarını gösterme : İçinde bulunduğun o üzüntülü veya zayıf durumu rakiplerine belli etme ki onlar senin bu haline bakıp gizli gizli keyiflenmesinler.
299 . Düşmanı sevindirmek : Hatalı bir davranış yaparak kendisini çekemeyen kişilerin bu durumdan keyif almasına yol açmak.
300 . Düşmanın canına minnet : Birine verilen bir zararın veya yapılan bir yanlışın, rakibi tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanması durumunu ifade eder.
301 . Düşmanın canına minnet bir hata yaptı : Kaleci o kadar kötü bir gol yedi ki şampiyonluk yolundaki rakibi için bu durum, adeta gökten zembille inmiş bir hediye gibi oldu.
302 . Düşmanın canına minnet oldu : Yapılan o büyük hata, zaten pusuda bekleyen rakiplerin işini o kadar kolaylaştırdı ki bu durumdan çok memnun kaldılar.
303 . Düşmanlık ateşi : İnsanlar arasındaki nefreti ve kavgayı körükleyen, sonu gelmez ve yıkıcı olan büyük öfke.
304 . Düşmanlık ateşine odun taşımak : İnsanlar arasındaki kavgayı yatıştırmak yerine, durumu daha da kötüleştirecek kışkırtıcı sözler söyleyerek nefreti artırmak.
305 . Düşmanlık ateşini söndüren o bilge arabulucu : İki köylü arasındaki o kan davasını bitirmek için aylarca her iki tarafla da görüşen, sonunda onları aynı sofrada barıştırıp kucaklaştıran o saygın ve adaletli yaşlı adam.
306 . Düşmanlık ateşini söndürmek : Uzun süredir devam eden bir kavgayı veya kan davasını araya girerek barışla ve karşılıklı rızayla tamamen bitirmek.
307 . Düşmanlık beslemek : Bir kimseye karşı içten içe sürekli olarak kötü duygular biriktirmek ve ona zarar verme isteğini canlı tutmak.
308 . Düşmanlık beslemek insanın kalbini karartır : Sürekli birinden nefret ederek, intikam planları kurarak yaşayan birinin zamanla hayattaki o tüm güzellikleri görme yetisini kaybedeceğini ve içine kapanacağını anlatan bilgece bir uyarı.
309 . Düşmanlık beslemek kalbi çürütür : İçinde sürekli nefret taşıyan insanın zamanla merhamet, sevgi ve sevinç gibi güzel duygularını tamamen kaybedeceğini anlatan bilgece söz.
310 . Düşmanlık beslememek en büyük erdemdir : İnsanlara karşı kin tutmamanın ve affedici olmanın en üstün ahlaki özellik olduğunu vurgular.
311 . Düşmanlık beslememek ruhun en büyük ilacıdır : Kalbindeki o eski kin ve nefret tortularından kurtulan insanın, hayata ne kadar daha pozitif ve neşeli bakmaya başladığını ifade eden çok kıymetli bir tespit.
312 . Düşmanlık beslemeye devam etmek : Aradan onca yıl geçmesine rağmen birine karşı duyduğu o derin nefreti ve kötülük yapma isteğini hiç eksiltmeden korumak.
313 . Düşmanlık beslemeye ömrü yetmedi : Tam birinden intikam alacakken veya kötülük yapacakken hayatın sona ermesiyle o nefretin de toprak olup gitmesi.
314 . Düşmanlık beslemeye ömrü yetmeyen o bedbaht : Birinden intikam almak için her şeyi hazırlamışken, tam o kötülüğü yapacağı gün aniden kalp krizi geçirip bu dünyadan o kara nefretini de alıp giden zavallı kimsenin durumu.
315 . Düşmanlık besleyen : İçinde birine karşı sürekli olarak kötülük yapma isteği ve nefret duygusu taşıyan kişi.
316 . Düşmanlık besleyenlere inat : Kendisine kötülük yapılmasını isteyenlere rağmen daha çok çalışarak ve daha mutlu olarak onlara cevap vermek.
317 . Düşmanlık besleyenlerin oyununa asla gelmeyin : Sizi birbirinize düşürerek zayıflatmak isteyenlerin o sinsi planlarına karşı her zaman uyanık olun ve birliğinizi, beraberliğinizi ne pahasına olursa olsun koruyun.
318 . Düşmanlık besleyenlerin oyununa gelmek : Sizi birbirinize düşürmeye çalışan kötü niyetli kişilerin fitnelerine kanıp en yakın dostunuza sırtınızı dönmek hatası.
319 . Düşmanlık besleyenlerin oyununu bozmak : Size karşı kurulan gizli planları erkenden fark ederek zekice hamlelerle o tuzakları boşa çıkarmak ve galip gelmek.
320 . Düşmanlık besleyenlerin sonu hüsrandır : Hayatını başkalarına kötülük yapmaya adayanların, eninde sonunda kendi kazdıkları o karanlık ve derin kuyuya düşeceklerini ifade eden uyarı.
321 . Düşmanlık boyutuna ulaşan kıskançlıklar : Başlangıçta masum bir özenme olan duygunun, zamanla karşısındaki insanın başarısını yok etme hırsına ve nefrete dönüşmesi hali.
322 . Düşmanlık boyutuna ulaşan o büyük nefret : Aralarındaki basit bir tarla davasının yıllar içinde tarafların birbirine can kastedeceği kadar tehlikeli bir noktaya gelmesi durumu.
323 . Düşmanlık boyutuna varmak : Basit bir anlaşmazlığın büyüyerek tarafların birbirine zarar verme aşamasına kadar gelmesi durumu.
324 . Düşmanlık duygularını dizginlemek : İçinde uyanan o yıkıcı öfke ve nefret hissini akıl ve mantık yoluyla kontrol altına alıp dışa vurmamak.
325 . Düşmanlık duygularını dizginlemeyi başaran o olgun adam : Kendisine haksızlık yapanlara aynı sertlikle cevap vermek yerine, sabredip adaletin yerini bulmasını bekleyerek kendi kalitesinden ve asaletinden asla ödün vermedi.
326 . Düşmanlık duygularını dizginlemeyi bilmelisin : Öfkenin seni ele geçirmesine izin vermeden, mantıklı davranarak kendine ve çevrene zarar vermekten her zaman kaçınman gerektiğini vurgular.
327 . Düşmanlık duygularını kabartmak : Bir kimseyi geçmişteki kötü anılarını hatırlatarak kışkırtmak ve içindeki uyuyan nefret ve öfke hislerini yeniden canlandırmak.
328 . Düşmanlık duygularını yeniden körüklemek : Unutulmaya yüz tutmuş eski bir kavgayı bir sözle veya bir hareketle tekrar başlatarak nefreti canlandırmak.
329 . Düşmanlık duygularını yeniden körükleyen o sinsi söz : Tam herkes barışmış ve kucaklaşmışken, birinin gelip “O gün senin hakkında aslında şöyle demişti” diyerek o eski kavgayı bir anda tekrar alevlendirmesi durumu.
330 . Düşmanlık duygusu : Birine karşı beslenen saf ve doğrudan kötülük yapma, ondan intikam alma isteği.
331 . Düşmanlık duygusunu bastıran mantık : Öfkeyle hareket edip zarar verecekken, akıl süzgecinden geçirip sakin kalarak kendini büyük bir hatadan ve günahtan koruma becerisi.
332 . Düşmanlık duygusunu bastıran o büyük irade : Tam kendisine hakaret eden adama saldıracakken, kendi asaletini ve terbiyesini hatırlayıp sadece “Allah ıslah etsin” diyerek oradan uzaklaşan o erdemli kişinin tavrı.
333 . Düşmanlık duygusunu bastırmak : İçindeki öfkeyi ve intikam isteğini irade göstererek kontrol altına almak ve dışa vurmamak.
334 . Düşmanlık duygusunu köreltmek : İnsanlara karşı duyulan nefreti hoşgörü ve sevgi ile zaman içinde yok etmeye çalışmak.
335 . Düşmanlık duygusunu köreltmek için empati yap : Kendini o sevmediğin insanın yerine koyup onun neden öyle davrandığını anlamaya çalışırsan, içindeki o yıkıcı öfkenin zamanla yerini anlayışa ve daha sakin bir duyguya bıraktığını göreceksin.
336 . Düşmanlık duygusunu köreltmek zaman alır : Birinden nefret etmeyi bırakıp ona karşı nötr bir duygu besleyebilmek için insanın içsel bir olgunlaşma sürecinden geçmesi gerekir.
337 . Düşmanlık duygusunu tetiklemek : Söylenen talihsiz bir sözle veya yapılan kışkırtıcı bir hareketle, küllenmiş olan eski kavgaları ve nefreti yeniden canlandırmak.
338 . Düşmanlık duygusuyla alınan kararlar yanlıştır : Sırf birinden intikam almak veya onu zarara uğratmak için adım atarsan, sonunda mutlaka kendin de büyük bir zarar görür ve pişman olursun.
339 . Düşmanlık duygusuyla hareket etmek : Bir kararı mantıklı olduğu için değil, sırf karşısındakine zarar vermek ve onu zor durumda bırakmak için almak.
340 . Düşmanlık eden kendine eder : Birine kötülük yapmaya çalışan kişinin aslında kendi karakterine ve huzuruna zarar vereceğini ifade eder.
341 . Düşmanlık etmekten başka hiçbir vasfı yok : Hayatı boyunca ne bir işe yaramış ne de birine bir hayrı dokunmuş; tek bildiği şey başarılı insanları çekemeyip onların arkasından kuyu kazmak ve her yere fitne tohumları saçmak.
342 . Düşmanlık etmekten başka işi olmamak : Kendi hayatını geliştirmek yerine tüm enerjisini ve vaktini başkalarına kötülük yapmaya ve onları engellemeye harcamak.
343 . Düşmanlık etmekten geri durmamak : Karşısındaki kişiye zarar verebilmek adına her türlü imkânı sonuna kadar zorlamak ve hiçbir kötülükten asla kaçınmamak.
344 . Düşmanlık güdenlerin sonu : Kötülük peşinde koşanların eninde sonunda kendi kazdıkları kuyuya düşeceklerini ifade eden bir uyarı.
345 . Düşmanlık güdenlerin sonu her zaman hüsrandır : Hayatını sadece başkalarını kıskanmak ve onlara engel olmak üzerine kuran insanların, yaşlandıklarında ne kadar yalnız ve mutsuz olduklarını anlatan bir hayat gerçeği.
346 . Düşmanlık güdenlerin sonu hüsrandır : Sürekli başkalarına zarar vermeye çalışanların, hayatlarının sonunda kendilerini çok yalnız, mutsuz ve pişman bir halde bulacaklarını belirten uyarı.
347 . Düşmanlık gütmek : Geçmişte yaşanan kötü bir olaydan ötürü birine karşı sürekli olarak kin tutmaya devam etmek.
348 . Düşmanlık gütmek bir karakter zafiyetidir : Güçlü insanların affetmeyi bildiğini, sürekli kin tutmanın ise aslında zayıf ve özgüvensiz insanların bir özelliği olduğunu anlatır.
349 . Düşmanlık gütmek bir karakter zafiyetidir, affetmek ise güç : Küçük insanların her şeye küstüğünü ve nefret biriktirdiğini, büyük insanların ise hoşgörü gösterip geçmişi unutabildiğini anlatan o çok kıymetli ve ders verici hayat düsturu.
350 . Düşmanlık gütmek kendine yüktür : Birinden sürekli nefret etmenin aslında karşı taraftan çok, insanın kendi ruhuna ve zihnine büyük bir ağırlık verdiğini anlatır.
351 . Düşmanlık gütmek kimseye fayda sağlamaz : Kin ve nefret beslemenin hem sahibine hem de hedefindeki kişiye sadece mutsuzluk ve huzursuzluk getireceğini anlatan uyarı.
352 . Düşmanlık gütmek ömür törpüsüdür : Sürekli birinden nefret ederek yaşamanın insanın kendi ruh sağlığını ve ömrünü bitirdiğini anlatır.
353 . Düşmanlık gütmekten vazgeçip el sıkıştılar : Yıllardır tek bir kelime dahi konuşmayan o iki kardeş, bayram sabahı büyüklerinin araya girmesiyle o eski kırgınlıkları bir kenara bırakıp nihayet birbirlerine o sıcak ve samimi sarılmayla kavuştular.
354 . Düşmanlık gütmekten vazgeçmek : Geçmişte yaşanan tüm kin, nefret ve intikam duygularını bir kenara bırakarak barış ve huzur dolu bir gelecek kurmaktır.
355 . Düşmanlık gütmekten yorulmak : Yıllarca süren nefretin ve kavganın ardından, bu negatif duyguların ruhuna verdiği ağırlığı hissedip artık barışmayı arzulamak.
356 . Düşmanlık gütmeyen : Kimseye karşı kalbinde nefret taşımayan, herkesle barış içinde ve sevgi dolu ilişkiler kurmaya özen gösteren olgun kimse.
357 . Düşmanlık gütmeyen o temiz kalpli dede : Hayatı boyunca hiç kimseye küsmemiş, kendisine kötülük yapanları bile her zaman affetmiş ve çocuklarına hep barışı öğütlemiş olan o mahallemizin ulu çınarı.
358 . Düşmanlık gütmeyen samimi dost : Kalbinde hiçbir art niyet taşımayan, her zaman iyiliğini isteyen ve sana her konuda dürüstçe yaklaşan kimse.
359 . Düşmanlık havası : Bir ortamda bulunan herkesin hissettiği o yoğun gerginlik, karşılıklı büyük güvensizlik ve sanki her an kavga çıkacakmış gibi olan o huzursuz ortam.
360 . Düşmanlık havasını dağıtan gülümseme : Gergin geçen bir toplantıda veya kavgada, birinin attığı içten ve samimi bir kahkahanın tüm nefreti bir anda yok etmesi.
361 . Düşmanlık havasını dağıtan o içten kahkaha : Odadaki gerginlik o kadar yüksekti ki herkes bir kavga beklerken, küçük bir çocuğun yaptığı şaka herkesin bir anda neşeyle gülmesine ve buzların erimesine yetti.
362 . Düşmanlık hislerini gizlemek : Karşısındaki kişiden nefret etmesine rağmen, çıkarları gereği veya nezaketinden dolayı bu duygusunu dışarıya hiç belli etmeden davranmak.
363 . Düşmanlık ilan etmek : Bir kişiyle veya grupla olan tüm olumlu bağları koparıp ona karşı artık açıkça mücadele edeceğini resmen bildirmek.
364 . Düşmanlık ilan etmek cesaret ister : Birine karşı artık dost olmadığını ve her türlü mücadeleye hazır olduğunu açıkça söylemenin büyük bir kararlılık ve yüreklilik gerektirdiği durum.
365 . Düşmanlık ilanına gerek kalmadı : Yapılan o son hareketle taraflar arasındaki tüm bağların koptuğu ve artık savaşın başladığının herkesçe anlaşıldığı durum.
366 . Düşmanlık kazanma pahasına doğruyu söylemek : Herkesin nefretini üzerine çekeceğini bilse bile gerçekleri gizlemeden, büyük bir cesaretle olduğu gibi ifade etmek.
367 . Düşmanlık kazanma pahasına dürüst kalmayı seçti : Arkadaşlarının yaptığı o büyük yolsuzluğu müdürüne anlatırken, onların kendisinden nefret edeceğini biliyordu ama vicdanının sesini dinleyerek doğru olanı yapmaktan asla çekinmedi.
368 . Düşmanlık kazanmak : Sergilediği haksız ve bencil davranışlar sebebiyle çevresindeki insanların nefretini ve haklı tepkisini kendi üzerine çekmek eylemidir.
369 . Düşmanlık körüklemek : İnsanlar arasında var olan küçük sürtüşmeleri kasten büyüterek onları birbirine karşı daha da fazla kışkırtma ve nefret yaratma eylemidir.
370 . Düşmanlık körükleyen o yayınlara boykot : Halkı birbirine düşürmeye çalışan, nefret dili kullanan gazete ve televizyon kanallarını izlememe ve ürünlerini almama konusunda başlatılan o büyük toplumsal tepki.
371 . Düşmanlık körükleyen yayınlara dikkat : İnsanları birbirine karşı kışkırtan, nefret söylemi içeren gazete veya televizyon haberlerine karşı uyanık ve bilinçli olunması gerektiği uyarısı.
372 . Düşmanlık rüzgarı : Toplum içinde bir gruba karşı aniden başlayan ve hızla yayılan olumsuz tepki ve nefret dalgası.
373 . Düşmanlık rüzgârı : Toplumun genelinde bir gruba veya bir düşünceye karşı aniden başlayan ve hızla yayılan o büyük olumsuz tepki dalgası.
374 . Düşmanlık rüzgârına kapılıp en yakınını kırdı : Toplumdaki o genel öfke dalgasına kapılarak, aslında hiçbir suçu olmayan o can dostuna karşı haksız yere sert bir çıkış yaptı ve şimdi bunun büyük bir utancını ve derin pişmanlığını yaşıyor.
375 . Düşmanlık rüzgârına kapılıp hata yapma : Toplumdaki genel nefret dalgasına uyup suçsuz insanlara karşı ön yargılı davranarak vicdanını asla yaralama ve adaletli ol.
376 . Düşmanlık rüzgârları esen o eski mahalle : Bir zamanlar herkesin birbiriyle ekmeğini paylaştığı o sokaklarda, şimdi fitne ve dedikodu yüzünden kimse kimseye selam dahi vermez bir hale gelmiş.
377 . Düşmanlık rüzgarları esmek : İnsanlar arasındaki barış ortamının bozularak gerginlik ve kavga ortamının hakim olmaya başlaması.
378 . Düşmanlık rüzgârları esmek : Bir ortamda barışın yerini gerginliğe, karşılıklı suçlamalara ve her an çıkabilecek kavgaya bırakması durumu için söylenir.
379 . Düşmanlık rüzgârları esmeye başladı : Bir zamanlar huzurlu olan o mahallede veya ailede artık herkesin birbirine kötü baktığı gergin bir dönem başladı.
380 . Düşmanlık rüzgarlarına göğüs germek : Toplumda veya çevresinde kendisine karşı oluşan nefret dalgasına karşı dik durarak, inandığı değerlerden asla taviz vermeden yaşamak.
381 . Düşmanlık sona erdiğinde barış gelir : Tarafların birbirlerine karşı olan o eski nefret ve saldırganlıklarını tamamen bitirdiklerinde, toplumda nihayet huzur ve güven ortamı tesis edilir.
382 . Düşmanlık sona erdiğinde memleket huzur bulur : İnsanlar arasındaki o gereksiz kutuplaşma ve nefret dili bittiğinde, toplumun her kesiminin nasıl bir refah ve güven içinde yaşayacağını anlatan umut dolu bir söz.
383 . Düşmanlık sona ermek : Taraflar arasında uzun yıllar boyunca devam eden kavga, nefret ve çatışmanın yerini nihayet karşılıklı anlayış ve barışa bırakması.
384 . Düşmanlık tohumları ekmek : İnsanlar arasında nefret ve kin oluşmasına sebep olacak davranışlarda veya sözlerde bulunmak.
385 . Düşmanlık tohumlarını kurutmak : Nefretin büyümesine engel olmak için anlaşmazlıkları daha en başından huzurla ve konuşarak çözmek.
386 . Düşmanlık tohumlarını sulayan fitneci : İnsanlar arasındaki o küçük anlaşmazlıkları sürekli hatırlatarak, nefreti büyüten ve kavganın hiç bitmemesini sağlayan o çok tehlikeli ve kötü niyetli şahıs.
387 . Düşmanlık tohumlarını temizlemek : İnsanlar arasındaki eski kırgınlıkları ve nefreti yok ederek yerine yeniden dostluk ve kardeşlik duygularını yeşertmeye çalışmak.
388 . Düşmanlık tohumu : İleride büyük kavgalara yol açacak olan küçük ama etkili bir anlaşmazlık veya kötü söz.
389 . Düşmanlık tohumu ekene engel ol : Toplumun huzurunu bozmak için fitne çıkaran kişilere fırsat vermeyerek birliği ve beraberliği her zaman savunmaya devam et.
390 . Düşmanlık tohumu ekmekten kaçın : İnsanları birbirine düşürecek yalanlar söylemekten ve huzuru bozacak davranışlar sergilemekten her zaman uzak durulması gerektiğini belirten öğüt.
391 . Düşmanlık tohumu ekmekten zevk alan o sinsi : Arkadaşları birbirine girip kavga ederken, o kenara çekilip kıs kıs gülen ve “ben dememiş miydim” diyerek ateşe körükle giden o karakteri bozuk ve güvenilmez şahıs için söylenir.
392 . Düşmanlık tohumu serpmek : İnsanlar arasına nifak sokarak onların birbirine düşmesine ve uzun yıllar sürecek kavgalar etmesine neden olmak.
393 . Düşmanlık yaratan konuşmalardan kaçın : İnsanları birbirine düşürecek, kutuplaşmaya yol açacak ve huzuru bozacak provokatif ifadeleri asla kullanmamaya dikkat et.
394 . Düşmanlık yaratan o provokatif haberlere inanma : Toplumu kasten kutuplaştırmak ve insanları birbirine düşürmek amacıyla hazırlanan o yalan yanlış manşetlerin gerçek amacını her zaman sorgula ve aklını asla kimseye emanet etme.
395 . Düşmanlık yaratmak : Durduk yere insanlar arasında gerginliğe ve birbirlerine karşı kötü hisler beslemelerine yol açmak.
396 . Düşmanlıkları barışla sonuçlandırmak : Aradaki tüm anlaşmazlıkları karşılıklı konuşarak ve feragat ederek çözüp, eski düşmanlarla el sıkışarak kavgayı tamamen bitirme başarısı.
397 . Düşmanlıkları bir kenara bırakmak : Geçmişte yaşanan tüm kötü olayları tamamen unutarak geleceğe daha temiz ve barışçıl bir sayfa açmak.
398 . Düşmanlıkları dostluğa çeviren büyük lider : Birbirine düşman olan kabileleri veya milletleri adaletli ve sevgi dolu yönetimiyle bir araya getirip barışı sağlayan unutulmaz devlet adamı.
399 . Düşmanlıkları dostluğa çeviren o büyük bilge : Birbirine kan davası olan o iki dev aşireti bir sofrada buluşturup, barışın savaştan çok daha tatlı olduğunu onlara o etkileyici konuşmasıyla kabul ettiren o saygın zat.
400 . Düşmanlıkları dostluğa çevirme sanatı : İnsan ilişkilerinde o kadar başarılı ve sabırlı olmak ki en sert rakipleri bile zamanla kendisine hayran bırakıp dost yapmak.
401 . Düşmanlıkları dostluğa dönüştürmek : Aradaki nefreti bitirip karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı yeni bir ilişki başlatma başarısı.
402 . Düşmanlıkları toprağa gömmek : Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun hepsini tamamen unutmaya söz vererek ebedi bir barış ve dostluk anlaşması yapmak.
403 . Düşmüşe el uzatmak : Hayatta başarısız olmuş veya maddi olarak bitmiş birine yardım ederek onu tekrar ayağa kaldırmak.
404 . Düşmüşün dostu olmaz : İnsan maddi gücünü veya makamını kaybettiğinde, yanındaki o sahte arkadaşların birer birer uzaklaşacağını anlatan acı bir gerçek.
405 . Düşmüşün halinden ancak düşen anlar : Başına büyük bir felaket gelmeyen insanın, o durumdaki birinin acısını ve çaresizliğini tam olarak kavrayamayacağını belirten, empatiye dayalı acı bir gerçek.
406 . Düşük ayarlı altın : İçindeki saf altın miktarı az olan, değeri diğerlerine göre daha düşük olan ve genellikle takı yapımında kullanılan maden.
407 . Düşük beklenti içinde olmak : Bir işten veya bir kişiden çok büyük başarılar ummayarak hayal kırıklığına karşı önlem almak.
408 . Düşük bütçeli bir organizasyon : Çok fazla para harcamadan, eldeki kısıtlı imkanlarla ve yaratıcılıkla gerçekleştirilen mütevazı bir kutlama veya etkinlik süreci.
409 . Düşük bütçeli film : Çok büyük sermayeler harcanmadan, daha kısıtlı maddi imkânlarla ve genellikle sanatsal kaygılar ön planda tutularak çekilen sinema eseridir.
410 . Düşük bütçeyle çektiği o ilk kısa film : Hiçbir büyük sponsor desteği olmadan, sadece kendi kamerasını ve arkadaşlarını kullanarak çektiği o etkileyici eserle, o prestijli uluslararası film festivalinde o büyük ödülü almayı başardı.
411 . Düşük bütçeyle harikalar yaratmak : Elindeki çok sınırlı maddi imkânlara rağmen yaratıcılığını kullanarak ortaya herkesin hayran kalacağı mükemmel işler çıkarmayı başarmak.
412 . Düşük çeneli : Gereksiz yere çok konuşan, sır saklayamayan ve çevresindekileri konuşmasıyla bıktıran kimse.
413 . Düşük çeneli geveze kadın : Mahallede ne olup bitiyorsa anında öğrenip herkese yetiştiren, bir sırrı beş dakika bile içinde tutamayan ve konuşmaya başladığında kimseye söz hakkı tanımayan o herkesi yoran karakter.
414 . Düşük dozlu : Bir ilacın miktarının vücuda zarar vermeyecek şekilde az verilmesi veya bir etkinin gücünün oldukça hafif tutulması hali.
415 . Düşük dozlu bir sakinleştirici verdi : Ameliyat öncesi hastanın yaşadığı o büyük korkuyu ve heyecanı biraz olsun azaltmak için doktorun uygun gördüğü o çok hafif ve vücudu sadece dinlendiren tıbbi müdahale.
416 . Düşük dozlu bir uyarı cezası : Kişinin yaptığı hatanın büyüklüğüne göre ağır olmayan, sadece dikkatini çekmek ve tekrarlanmamasını sağlamak amacıyla verilen ceza.
417 . Düşük enerji : Bir insanın kendini fiziksel olarak çok bitkin, halsiz, ruhsal olarak ise isteksiz ve hayat enerjisi çekilmiş gibi hissetmesi.
418 . Düşük enerjili hissettiği bir gün : Yataktan hiç çıkmak istemediği, hiçbir işe odaklanamadığı ve kendini ruhsal olarak çok bitkin duyumsadığı zaman dilimi.
419 . Düşük enerjili hissettiği o yağmurlu pazar günü : Yataktan kalkacak dahi mecali olmayan, sadece camdan dışarıyı izleyip kahvesini yudumlamak isteyen ve hiçbir işe elini sürmeye niyeti olmayan o bitkin ve yorgun insanın hali.
420 . Düşük faiz oranları piyasayı hareketlendirdi : Bankaların borç para verme bedelini düşürmesiyle birlikte insanların alışveriş yapma ve yatırım yapma isteğinin bir anda artması durumu.
421 . Düşük faiz oranları yatırımları teşvik etti : Hükümetin aldığı o radikal kararla birlikte insanların bankadan para çekip iş kurma ve üretim yapma iştahı bir anda zirve noktasına ulaştı.
422 . Düşük faizle borçlanmak : Bankadan veya birinden alınan paranın geri ödenmesi sırasında üzerine eklenecek olan maliyetin oldukça az ve makul tutulması.
423 . Düşük faizli kredi : Bankadan ödünç alınan paranın geri ödenmesi sırasında üzerine eklenecek olan masrafın piyasa şartlarına göre çok daha az tutulması durumu.
424 . Düşük fiyat : Bir malın piyasa değerinden çok daha ucuza, herkesin alabileceği kadar makul bir bedelle satışa sunulması hali.
425 . Düşük gelirli aileler : Aylık kazançları temel ihtiyaçlarını karşılamaya ancak yeten veya yetmeyen, ekonomik zorluk çeken sosyal sınıflar.
426 . Düşük gelirli ailelere yardım eli uzattılar : Kışın o en soğuk günlerinde yakacağı olmayan, sofrasına sıcak bir çorba koyamayan o garibanlara kömür ve gıda kolileri dağıtarak onların o hayır dualarını alan o gönlü zengin hayırseverler.
427 . Düşük gelirli mahallelerin sorunu : Ekonomik imkanların kısıtlı olduğu yerlerde yaşanan eğitim, altyapı ve sosyal imkan yetersizliklerini ifade etmek için kullanılan genel tabir.
428 . Düşük ihtimal : Bir olayın gerçekleşme şansının çok az olması veya neredeyse imkansız olarak görülmesi.
429 . Düşük ihtimal üzerine kurulu o büyük risk : Başarılı olma şansının yüzde bir bile olmadığı o tehlikeli işe tüm servetini yatırarak kumar oynaması, çevresindeki herkesi büyük bir şaşkınlığa ve endişeye sevk etti.
430 . Düşük ihtimali bile göz ardı etme : Başarıya giden yolda en küçük bir riskin veya fırsatın dahi planları bozabileceğini düşünerek her şeyi ince eleyip sık dokumak.
431 . Düşük ihtimali değerlendirmek : Gerçekleşmesi çok zor görünse bile küçük bir şansı olan durumu göz ardı etmeden dikkatlice hesaplamak.
432 . Düşük ihtimalleri değerlendirmeye al : Gerçekleşmesi mucize gibi görünse de en küçük fırsatları bile göz ardı etmeden üzerinde titizlikle durulması gerektiğini hatırlatır.
433 . Düşük ihtimalleri hesaplamak : Bir işin başarısız olma şansı çok az olsa bile, her türlü kötü senaryoya karşı önceden tedbir alıp hazırlıklı olmak.
434 . Düşük ihtimalli bir aşkın peşinde : İmkânsız görünen, tarafların birbirine çok uzak olduğu bir ilişkinin gerçekleşmesi için beyhude yere çabalamak.
435 . Düşük kaliteli : Malzemesinden işçiliğine kadar her yönüyle özenilmemiş olan ve kullanıcının beklentilerini karşılamaktan çok uzak kalan dayanıksız nesne.
436 . Düşük kaliteli malzemeden kaçınmak : Bir bina yaparken veya bir iş üretirken sağlam olması için ucuz ve dayanıksız ürünleri asla kullanmamak.
437 . Düşük kaliteli malzemeden yapılan bina çöktü : Müteahhidin daha çok para kazanmak için demirden ve çimentodan çalması sonucu, yaşanan o orta şiddetli depremde onlarca insanın yuvası mezar oldu.
438 . Düşük kalorili besinlerle formunu koruyor : Sağlıklı yaşama takıntısı olan o genç kadın, her öğünde yediği şeylerin enerjisini tek tek hesaplayarak sadece sebze ve meyve ağırlıklı bir mutfak düzeni kurdu.
439 . Düşük kalorili beslenerek formda kal : Sağlıklı bir yaşam sürmek için ağır yağlı yiyeceklerden uzak durup sebze ve meyve ağırlıklı bir mutfak kültürünü benimseme tavsiyesi.
440 . Düşük kalorili diyet : Kilo vermek amacıyla enerji değeri az olan besinlerin tüketildiği özel beslenme programı.
441 . Düşük kapasiteyle çalışmak : Bir makinenin veya bir insanın gerçek potansiyelinin çok altında bir verimle iş yapması durumu için kullanılır.
442 . Düşük karbon salınımı hedefi : Küresel ısınma ile mücadele etmek için atmosfere bırakılan zararlı gaz miktarını en aza indirmeyi amaçlayan çevreci ve hayati proje.
443 . Düşük karbon salınımı için harekete geçtiler : Gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakmak amacıyla fabrikalarındaki tüm enerji sistemlerini güneş ve rüzgar gücüyle yenilemeye karar verdiler.
444 . Düşük karbonlu : Çevreye daha az zarar veren, doğayı korumayı amaçlayan ve az atık çıkaran sistemler.
445 . Düşük karbonlu ekonomi : Doğayı korumak adına sanayi üretiminde çevreye verilen zararı en aza indirmeyi amaçlayan modern ve sürdürülebilir üretim modeli.
446 . Düşük kiralı bir ev bulmak hayal oldu : Artan nüfus ve ekonomik dalgalanmalar nedeniyle artık insanların bütçesine uygun, güvenli ve temiz bir oturacak yer bulması neredeyse imkansız bir hale geldi.
447 . Düşük kiralı bir ev bulmak mucize : Günümüzdeki ekonomik şartlarda, merkezi bir yerde hem konforlu hem de fiyatı uygun olan bir oturulacak yer bulmanın zorluğu.
448 . Düşük kiralı ev : Şehir merkezinden uzak veya konforu az olduğu için bedeli uygun olan oturulacak yer.
449 . Düşük maliyetli : Bir şeyi üretmek veya satın almak için çok fazla sermaye gerektirmeyen, her bütçeye uygun ve ekonomik olan çözüm.
450 . Düşük maliyetli bir tatil planı hazırladık : Lüks otellere gitmek yerine çadırımızı alıp doğayla iç içe olacağımız, çok az para harcayarak çok daha fazla eğleneceğimiz o harika yaz tatili için yola çıktık.
451 . Düşük maliyetli üretim stratejisi : Şirketin kârını artırmak için kaliteden ödün vermeden giderleri en aza indirecek akılcı ve profesyonel yöntemler uygulama işi.
452 . Düşük moral : Yaşanan başarısızlıklar veya üzücü olaylar sonucunda kişinin kendini mutsuz, heyecansız, umutsuz ve hayata karşı küskün hissetmesi durumu.
453 . Düşük moral motivasyonu düşürür : Bir ekipte neşe ve umut yoksa, o kişilerin yaptıkları işten verim almalarının ve başarılı olmalarının imkânsız olduğunu anlatan gerçek.
454 . Düşük moral nedeniyle maçı kaybettiler : Sahaya çıktıklarında üzerlerinde o büyük yenilginin stresi olan futbolcular, birbirlerine destek olamayınca rakiplerine çok kolay bir şekilde teslim olup elendiler.
455 . Düşük not almak : Akademik bir sınavda veya bir performans değerlendirmesinde istenilen başarıyı yakalayamayıp zayıf bir sonuç elde etmek.
456 . Düşük notu dert etmemek : Başarısızlığı dünyanın sonu olarak görmeyip hatalarından ders alarak bir sonraki seferde daha çok çalışmaya karar vermek.
457 . Düşük notu görünce dünyası karardı : Gece gündüz çalışmasına rağmen sınavdan beklediği o yüksek puanı alamayan öğrencinin hissettiği o büyük hayal kırıklığı ve derin üzüntü hali.
458 . Düşük omuzlu : Fiziksel olarak omuzları çökük duran veya karakter olarak üzerinde büyük bir sorumluluk yükü varmış gibi görünen kimse.
459 . Düşük omuzlu bir duruş : Hem fiziksel bir özelliği hem de kişinin hayata karşı özgüvensiz ve yenilmiş hissettiğini anlatan bir benzetme.
460 . Düşük omuzlu bir hırka ördü : Modaya uygun olsun diye omuz kısımlarını bilerek daha geniş ve aşağıda duracak şekilde tasarladığı o el emeği kıyafet.
461 . Düşük omuzlu bir kıyafet kesimi : Modada özellikle rahatlığı ve salaşlığı sevenler için tasarlanmış, omuz dikişleri aşağıda olan özel bir tasarım biçimi.
462 . Düşük omuzlu bir model tercih eden genç kız : Kendi tarzını yansıtmak ve daha rahat hareket etmek için omuzları dökümlü duran o modern kesimli elbiseyi giyerek okulun o en önemli mezuniyet balosuna katılmaya karar verdi.
463 . Düşük omuzlu ceket : Dikim tarzı gereği omuz kısımları sert durmayan, vücuda daha dökümlü ve rahat bir görünüm veren kıyafet modelidir.
464 . Düşük omuzlu o salaş hırkayı üzerine attı : Yağmurlu ve hafif serin olan o sonbahar akşamında, balkonuna çıkıp kahvesini yudumlamak için dolabından o çok sevdiği, rahat ve geniş kesimli hırkasını alıp üzerine giyiverdi.
465 . Düşük performans gösteren o oyuncuyu oyundan aldı : Maçın başından beri sahada hayalet gibi dolaşan, bir tek isabetli pas dahi veremeyen ve takımın hızını kesen o moralsiz forveti kenara çekip yerine o hırslı genci sahaya sürdü.
466 . Düşük performans göstermek : Bir öğrencinin, sporcunun veya çalışanın kendisinden beklenen gerçek yeteneğini ve başarısını o an için sergileyememesi hali.
467 . Düşük performansın nedenlerini araştırmak : Bir çalışanın neden eskisi kadar verimli olmadığını anlamak için onunla konuşmak ve yaşadığı sorunları tespit etmeye çalışmak.
468 . Düşük profilli : Çok fazla dikkat çekmek istemeyen, kendi halinde yaşayan veya bir işte bilerek geri planda kalmayı tercih eden kimse.
469 . Düşük profilli aday : Çok iddialı olmayan, daha çok geri planda kalmayı tercih eden ve büyük bir değişim vaat etmeyen kişi.
470 . Düşük profilli bir görev : Çok fazla sorumluluk gerektirmeyen, göz önünde bulunulmayan ve genellikle daha az yetkiyle yürütülen yardımcı çalışma pozisyonu.
471 . Düşük profilli bir siyasetçi portresi : Çok fazla polemiğe girmeyen, halkın içinde sade bir vatandaş gibi dolaşan ve gösterişli vaatler yerine sadece işine odaklanan mütevazı devlet adamı.
472 . Düşük profilli bir yaşamı seçmek : Ünlü olma veya çok zengin olma hırsını bırakıp kendi halinde, gösterişten uzak ve sadece sevdikleriyle huzurlu yaşamayı tercih etmek.
473 . Düşük profilli yaşam sürmek : Gösterişten uzak, sade, kimsenin işine karışmadan ve dikkat çekmeden sakin bir hayat yaşamak.
474 . Düşük riskli yatırım : Kaybetme ihtimalinin çok az olduğu, ancak kazancın da genellikle sınırlı kaldığı güvenli finansal adım.
475 . Düşük rütbeli : Bir hiyerarşi içinde yetkisi ve makamı alt basamaklarda olan, emir alan konumundaki görevli.
476 . Düşük rütbeli askerlerin disiplini : Orduda hiyerarşinin en altındaki erlerin bile kurallara tam uyum göstererek görevlerini büyük bir titizlikle yerine getirmesi durumu.
477 . Düşük rütbeli memurların yaşadığı o zorluklar : Kurumdaki tüm ağır işleri yapmalarına rağmen ne amirlerinden bir takdir gören ne de emeklerinin karşılığını tam olarak alabilen o çalışkan ama her zaman geri planda kalan insanların hali.
478 . Düşük ses tonuyla konuşan kibar adam : Hiçbir zaman bağırmayan, her zaman sakinliğini koruyan ve nazik kelimeler seçerek çevresindekilere büyük bir saygı aşılayan beyefendi kişi.
479 . Düşük ses tonuyla uyarmak : Bir kimseyi diğer insanların yanında küçük düşürmeden, sadece onun duyabileceği şekilde çok nazik ve yapıcı bir dille ikaz etmek.
480 . Düşük ses tonuyla yapılan o nazik uyarı : Herkesin içinde bağırmak yerine kenara çekip hatasını çok kibar bir dille anlatması, çalışanın mahcup olmasını engelledi ve ona büyük bir ders verdi.
481 . Düşük sesle konuşmak : Başkalarının dikkatini çekmeden veya onları rahatsız etmeden, sadece yanındaki kişinin duyabileceği kadar kısık bir tonda bir şeyler söylemek.
482 . Düşük sesle konuşup sırlarını paylaştılar : Kafein gürültülü ortamında bile kimsenin duymasını istemedikleri o çok gizli planlarını, birbirlerinin kulağına fısıldayarak ve etrafı sürekli kontrol ederek uzun uzun müzakere ettiler.
483 . Düşük sesle şarkı mırıldanmak : Sadece kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla, neşe içinde veya hüzünle bir melodiyi kendi kendine tekrar edip durmak.
484 . Düşük seviyeli : Kalitesi çok düşük olan veya ahlaki açıdan toplum tarafından hiç hoş karşılanmayan, basit ve bayağı davranışlar bütünü.
485 . Düşük seviyeli espriler yapmak : Ortamdaki insanların kalitesine uygun olmayan, kaba, yersiz ve kimseyi gerçekten güldürmeyen basit şakalarla vakit öldürmek.
486 . Düşük seviyeli tartışmalara asla girme : Kendi kaliteni ve asaletini korumak istiyorsan, sadece bağırmaya ve hakaret etmeye odaklı olan o cahil ve kaba insanların olduğu ortamlardan hemen uzaklaş ve sessizliğini koru.
487 . Düşük tansiyon : Vücuttaki kan basıncının normal değerlerin altına inmesi sonucu oluşan halsizlik ve baş dönmesi hali.
488 . Düşük tansiyon için tuzlu ayran iç : Tansiyonu düştüğü için başı dönen veya halsiz kalan birine yardım etmek amacıyla söylenen geleneksel ve etkili tavsiye.
489 . Düşük tansiyon nedeniyle bayılıp yere düştü : Sıcaktan veya açlıktan dolayı kan basıncı aniden düşen o zavallı kadının, gözleri karararak o kalabalık pazar yerinin ortasında bir anda yığılıp kalmasıyla çevresindeki herkes büyük bir panik yaşadı.
490 . Düşük tempo : Bir işin veya hareketin olması gerekenden çok daha yavaş ve enerjisiz bir şekilde yürütülmesi.
491 . Düşük tempolu bir hayat : Şehrin gürültüsünden ve stresinden uzak, acele etmeden, sakin ve huzur içinde yaşanılan mütevazı bir ömür biçimi.
492 . Düşük tempolu müzik eşliğinde : İnsanı yormayan, ruhu dinlendiren ve ortamdaki gerginliği azaltan sakin melodiler çaldığı sırada yapılan bir işi anlatır.
493 . Düşük tempolu şarkılar : Dinleyeni hüzünlendiren veya dinlendiren, ritmi yavaş ve sakin olan müzik eserlerini tanımlamak için kullanılan tabir.
494 . Düşük tempolu şarkılarla hüzünlenen o dertli aşık : Terk edildikten sonra her gece o hüzünlü melodileri dinleyerek eski anılarını tazeleyen ve gözyaşları içinde sevdiğinin yolunu gözleyen o mutsuz genç adam.
495 . Düşük tempolu yürüyüş : Kalbi çok yormadan, sakin ve yavaş adımlarla yapılan sağlıklı fiziksel aktivite biçimi.
496 . Düşük ücretle çalışmak : Emeğinin karşılığını tam olarak alamadan, çok az bir kazançla hayatını devam ettirmeye çabalamak.
497 . Düşük ücretle hayat mücadelesi veren işçiler : Aldıkları o çok küçük maaşla hem ev kirasını ödemeye hem de çocuklarını okutmaya çalışan, her ayın sonunu binbir güçlükle getiren o fedakar insanlar.
498 . Düşük ücretle köle gibi çalıştırılmak : İnsani şartların çok altında, emeğinin hakkını alamadan ve çok uzun saatler boyunca zorla çalışmak zorunda bırakılmak.
499 . Düşük verimli : Harcanan emeğe veya zamana kıyasla elde edilen sonucun çok az ve yetersiz olması.
500 . Düşük verimlilik sorunu çözülmeli : Fabrikadaki veya ofisteki işleyişin yavaşlığını gidermek için çalışma yöntemlerinin acilen gözden geçirilip daha profesyonel hale getirilmesi.
501 . Düşük verimlilik sorununu çözmek için toplandılar : Fabrikadaki üretimin neden her geçen gün azaldığını anlamak ve işçilerin motivasyonunu nasıl artıracaklarını kararlaştırmak için tüm müdürler o büyük yuvarlak masanın etrafında bir araya geldi.
502 . Düşük verimlilikte çalışmak : Mevcut kaynakları ve zamanı doğru kullanmayarak, harcanan emeğe kıyasla çok az ve kalitesiz sonuçlar elde etme durumu.
503 . Düşük volümlü müzik : Ortamdaki huzuru bozmayan, arka planda hafifçe çalan ve insanı dinlendirirken sohbet etmeye de imkan tanıyan ses seviyesi.
504 . Düşük yapmak : Gebeliğin normal süresinden önce, bebeğin canlılık kazanamadan vücuttan atılması gibi üzücü bir durum.
505 . Düşük yoğunluklu : Bir şeyin miktarının az olması veya etkisinin çok geniş bir alana yayılmadan kalması.
506 . Düşük yoğunluklu bir çatışma bölgesinde görevli : Savaşın tam ortasında olmasa da her an bir saldırı ihtimalinin olduğu, gerginliğin hiç bitmediği o sınır boyunda nöbet tutan ve vatanını koruyan o kahraman askerimiz.
507 . Düşük yoğunluklu bir tartışma : Kimsenin birbirini kırmadığı, seslerin yükselmediği ve sadece fikirlerin nazikçe yarıştığı seviyeli bir konuşma ortamı demektir.
508 . Düşük zekâlı taklidi yaparak kurtuldu : Kendisine sorulan zor ve tehlikeli sorulardan, hiçbir şey anlamıyormuş gibi davranarak ve safa yatarak zekice bir şekilde sıyrılmayı başardı.
509 . Düşük zekâlı taklidi yaparak tehlikeden kaçtı : Kendisini sorgulayan o kötü niyetli adamlara hiçbir şey bilmiyormuş gibi safça cevaplar vererek, onların kendisine olan güvenini kazandı ve oradan sağ salim kurtulmayı bildi.
510 . Düşük zekalı yerine konmak : Birinin karşısındakini saf sanarak onu aldatmaya çalışması veya ona aptalmış gibi davranması.
511 . Düşük zekâlı yerine konmak : Birinin karşısındakini saf sanarak onu aldatmaya çalışması veya ona aptalmış gibi davranarak saygısızlık etmesi.
512 . Düşün taşın : Bir karar vermeden önce her türlü detayı iyice değerlendir ve dikkatlice akıl yürüt.
513 . Düşün taşın ondan sonra karar ver : Önündeki bu yol ayrımında acele edip yanlış bir adım atma; ileride pişman olmamak için konunun her türlü riskini ve kazancını en ince ayrıntısına kadar iyice hesaplayıp öyle hareket et.
514 . Düşünce akımı : Belirli bir dönemde geniş insan kitlelerini derinden etkileyen, benzer felsefi veya sanatsal fikirlerin oluşturduğu o büyük fikir dalgası.
515 . Düşünce akımları tarihi : İnsanlığın varoluşundan bugüne kadar felsefe ve sanat dünyasını etkileyen büyük fikir sistemlerinin gelişimini inceleyen bilim dalı.
516 . Düşünce akımları üzerine bir tez hazırlıyor : İnsanlık tarihini derinden etkileyen o büyük felsefi fikirlerin, toplumların gelişimi ve yıkılışı üzerindeki o devasa etkilerini her yönüyle inceleyen o kapsamlı ve akademik çalışmayı bitirmek üzere.
517 . Düşünce alışverişi : İnsanların sahip oldukları bilgileri ve fikirleri birbirlerine aktararak zihinsel olarak birbirlerini beslemeleri.
518 . Düşünce alışverişinde bulunmak : Bir konu hakkında farklı görüşlere sahip insanların bir araya gelip birbirlerinin tecrübelerinden ve fikirlerinden samimiyetle faydalanması eylemidir.
519 . Düşünce ayrılığına düşmek : Bir konuda ortak bir karara varamamak ve farklı fikirleri savunarak birbirinden uzaklaşmak.
520 . Düşünce ayrılıklarını birer zenginlik olarak kabul et : Farklı fikirlerin bir arada olmasının toplumu geliştireceğini ve daha doğru kararlar alınmasını sağlayacağını unutma; her sese kulak ver ve saygılı ol.
521 . Düşünce ayrılıklarını zenginlik görmek : Farklı fikirlerin bir çatışma sebebi değil, konunun daha iyi anlaşılması için bir fırsat olduğunu kabul etme olgunluğu.
522 . Düşünce biçimi : Bir bireyin dünyadaki olayları yorumlama şekli, olaylara bakış açısı ve sahip olduğu zihinsel paradigmanın tamamına verilen ad.
523 . Düşünce biçimini değiştirmeden dünyayı değiştiremezsin : Önce kendi içindeki o eski ve dar kalıpları kırıp olaylara daha geniş bir vizyonla bakmayı öğrenmelisin ki başkalarına ve topluma gerçekten bir faydan dokunsun.
524 . Düşünce biçimini kökten değiştirmek : Hayata dair tüm eski ve yanlış yargılarını bir kenara bırakıp olaylara yepyeni ve pozitif bir vizyonla bakmak.
525 . Düşünce birliği : Bir grup insanın bir konu hakkında aynı fikirde olması ve ortak karara varması.
526 . Düşünce birliği içinde o büyük kararı aldılar : Şirketin tüm ortakları, gelecekteki o büyük yatırımı yapma konusunda hiçbir itiraz olmadan tam bir mutabakatla el sıkışıp yola devam etme kararı verdiler.
527 . Düşünce birliği sağlamak zordur : Farklı karakterdeki insanların tek bir fikir etrafında toplanmasının ve tam bir mutabakata varmasının ne kadar büyük sabır istediğini belirtir.
528 . Düşünce birliğine ihtiyaç duymak : Çok önemli bir kararı alırken çevresindeki güvendiği insanların da kendisiyle aynı fikirde olmasını kalpten arzulamak.
529 . Düşünce birliğine varamamak : Bir konu üzerinde saatlerce tartışılmasına rağmen tarafların ortak bir paydada buluşamaması ve her kafadan ayrı ses çıkması.
530 . Düşünce birliğine varmak : Tarafların uzun süren tartışmaların ardından tek bir ortak fikir üzerinde tam ve eksiksiz bir mutabakat sağlaması durumudur.
531 . Düşünce birliğine varmaları imkânsız : Hayata bakış açıları ve çıkarları o kadar zıt ki bu iki grubun bir konuda anlaşması mucizelere bağlıdır.
532 . Düşünce birliğine varmaları mucizelere bağlı : Bu iki ortağın hem karakterleri hem de paradan bekledikleri o kadar farklı ki bu şirketin uzun süre ayakta kalması ve kararların ortak alınması neredeyse imkansız görünüyor.
533 . Düşünce derinliği olan : Konuşmaları veya yazdıkları basit olmayan, üzerinde uzun süre düşünülmeyi gerektiren, anlamlı eser veya kişi.
534 . Düşünce derinliği olan o etkileyici şiirler : Okurken insanı uzaklara götüren, kelimelerin her birinin altında binlerce anlam ve hayat tecrübesi barındıran o muazzam edebi eserlerin, insanın ruhu üzerinde bıraktığı o silinmez ve derin izler.
535 . Düşünce derinliği olmayan konuşmalar : Sadece havadan sudan bahseden, hiçbir felsefi veya bilimsel temeli olmayan, insanı geliştirmeyen çok yüzeysel ve boş sohbetler.
536 . Düşünce dünyası : Bir bireyin sahip olduğu tüm fikirlerin, inançların, hayallerin ve bilgi birikiminin oluşturduğu o geniş ve zengin iç alem.
537 . Düşünce dünyası daralmak : Okumayı, araştırmayı ve yeni şeyler öğrenmeyi bırakan insanın zihinsel olarak gerilemesi ve olayları çok yüzeysel değerlendirmesi hali.
538 . Düşünce dünyası yıkılan genç şair : Büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak tüm inandığı değerlerin sahte olduğunu fark eden ve bu acıyla içine kapanan hüzünlü edebiyatçı.
539 . Düşünce dünyası yıkılan o yaşlı şair : İnandığı tüm o ideallerin ve güvendiği tüm o dostların sahte olduğunu anladığında, artık kalemini eline almamaya ve sessizliğe gömülmeye kesin olarak karar verdi.
540 . Düşünce dünyası yıkılmak : Hayat boyunca inandığı temel değerlerin bir anda yanlış olduğunu fark etmek veya çok güvendiği birinden gelen büyük bir darbeyle sarsılmak.
541 . Düşünce dünyasını aydınlatan o büyük alim : Yazdığı kitaplar ve verdiği derslerle binlerce insanın ufkunu açan, onlara doğru yolu ve bilgiyi öğreten o saygın ve bilge kişilik.
542 . Düşünce dünyasını zenginleştiren o derin okumalar : Sadece boş vakit geçirmek için değil, ruhunu beslemek ve hayatın anlamını kavramak için her gece o kalın ve bilge kitapların içine gömülüp saatlerce sessizce tefekküre daldı.
543 . Düşünce dünyasını zenginleştiren seyahatler : Sadece eğlenmek için değil, yeni kültürler ve insanlar tanıyarak vizyonunu genişletmek amacıyla yapılan anlamlı yolculuklar bütünü.
544 . Düşünce dünyasını zenginleştirmek : Okumak, araştırmak ve yeni deneyimler yaşamak suretiyle zihinsel kapasitesini ve hayal gücünü artırmak.
545 . Düşünce dünyasının kapılarını açmak : Yeni fikirlerle tanışarak zihnini geliştirmek ve olaylara daha önce hiç bakmadığı açılardan bakmaya başlamak.
546 . Düşünce fırtınası : Bir grup insanın bir sorunu çözebilmek adına akıllarına gelen tüm yaratıcı fikirleri hiçbir kısıtlama olmadan hızla birbirleriyle paylaşma sürecidir.
547 . Düşünce fırtınası başlatmak : Bir sorunu çözmek için bir araya gelen insanların, akıllarına gelen her türlü fikri çekinmeden ve hızla ortaya dökmesi.
548 . Düşünce fırtınasıyla o dahi projeyi buldular : Reklam ajansındaki tüm ekip, sabaha kadar hiç uyumadan yüzlerce fikir ortaya attı ve sonunda markayı dünya çapında meşhur edecek o harika sloganı üretti.
549 . Düşünce fırtınasıyla yeni fikirler bulduk : Ekibimizle birlikte bir saat boyunca hiç durmadan beyin fırtınası yaparak şirketi krizden çıkaracak o dahi planı sonunda hazırladık.
550 . Düşünce gücüyle başarmak : Fiziksel güçten ziyade zekasını, odaklanma yeteneğini ve pozitif bakış açısını kullanarak imkansız görünen hedeflere ulaşmak eylemidir.
551 . Düşünce gücüyle engelleri aşmak : Önüne çıkan fiziksel veya maddi zorlukları, pes etmeyen bir irade ve zekice kurgulanmış stratejiler sayesinde birer birer geride bırakmak.
552 . Düşünce hızıyla : Çok büyük bir süratle, sanki sadece zihinden geçirilmiş kadar kısa bir zaman dilimi içinde gerçekleşen olaylar için.
553 . Düşünce hızıyla cevap vermek : Hiç beklemeden, çok kıvrak bir zekâ ile sorulan soruya anında ve en doğru karşılığı verme yeteneği.
554 . Düşünce hızıyla olay yerindeydi : O kadar çabuk hareket etti ve o kadar hızlı geldi ki sanki ışınlanmış gibi bir anda yanımızda bitiverdi.
555 . Düşünce hızıyla olay yerine ulaşıp hayat kurtardı : İhbarı alır almaz o kadar süratli hareket etti ki ambulans daha yola çıkmadan o oraya varmıştı ve yaptığı o kritik ilk yardımla yaralının hayata tutunmasını sağladı.
556 . Düşünce hürriyeti kısıtlanamaz : İnsanların neye inanacaklarına ve ne düşüneceklerine hiç kimsenin asla müdahale edemeyeceğini belirten evrensel bir hukuk ilkesi.
557 . Düşünce kirliliği : Zihni meşgul eden gereksiz, olumsuz ve insanın ilerlemesine engel olan faydasız fikirlerin tamamı.
558 . Düşünce kirliliğinden arınmak için inzivaya çekildi : Şehrin o karmaşık dedikodularından, gereksiz bilgilerinden ve moral bozan haberlerinden uzaklaşmak için dağ başındaki o küçük kulübede tek başına yaşamaya ve ruhunu dinlendirmeye başladı.
559 . Düşünce kirliliğinden kurtulma yolları : Zihni meşgul eden gereksiz bilgilerden ve olumsuz düşüncelerden arınarak daha berrak ve pozitif bir akla sahip olma yöntemleri.
560 . Düşünce krizine girmek : Bir sorun karşısında zihnin kilitlenmesi, hiçbir çözüm yolu üretememesi ve kişinin kendini büyük bir çıkmazda hissetmesi durumu.
561 . Düşünce özgürlüğü : Her bireyin kendi fikirlerine sahip olma ve bu fikirleri baskı görmeden serbestçe açıklayabilme konusundaki en temel hakkıdır.
562 . Düşünce özgürlüğünü her platformda savundu : İster üniversitede olsun ister bir televizyon programında; insanların fikirlerini baskı altında kalmadan söyleyebilme hakkını ömrü boyunca büyük bir cesaretle dile getirdi.
563 . Düşünce özgürlüğünü savunmak : Her ne pahasına olursa olsun insanların fikirlerini açıklama hakkını korumak için mücadele etmek ve bu değeri yüceltmek.
564 . Düşünce sancısı çekmeden eser verilmez : Gerçekten kaliteli bir kitap veya tablo ortaya koymak için sanatçının zihinsel olarak çok büyük bir emek ve zorluk yaşaması.
565 . Düşünce sancısı çekmeden ortaya eser çıkmaz : Gerçekten kalıcı ve nitelikli bir kitap yazmak için yazarın günlerce, hatta aylarca zihinsel bir azap ve yoğun bir emek vermesi gerekir.
566 . Düşünce sancısı çekmek : Bir konuda yeni bir fikir üretmek veya çözüm bulmak için zihinsel olarak çok zorlanmak.
567 . Düşünce silsilesi : Bir mantık çerçevesinde birbirini takip eden ve bir sonuca varmayı amaçlayan düzenli fikirler zincirinin tamamına verilen isim.
568 . Düşünce silsilesini bozmamak : Bir konuya odaklanmışken dikkatinin dağılmasına izin vermeden, mantık zincirini sonuna kadar takip ederek bir sonuca ulaşmaya çalışmak.
569 . Düşünce silsilesini takip etmekte zorlandı : Karşısındaki bilim insanı o kadar teknik ve hızlı bir mantık yürütüyordu ki dinleyiciler bir süre sonra konudan tamamen koptu.
570 . Düşünce silsilesini takip etmekte zorlanmak : Karşısındaki kişinin o kadar karmaşık ve hızlı konuştuğunu, fikirleri arasındaki mantıklı bağı bir türlü kuramadığını ifade eden söz.
571 . Düşünce sistematiği : Bir konuyu ele alırken kullanılan mantıklı sıralama ve izlenen düzenli zihinsel yolun tamamı.
572 . Düşünce sistematiği bozulmuş : Olaylar arasında mantıklı bağlar kuramayan, tutarsız konuşan ve sağlıklı bir zihinsel akış sergileyemeyen kişiler için kullanılan ifade.
573 . Düşünce sistematiği bozulmuş olan o yaşlı adam : Hastalığı ilerlediği için artık çocuklarının isimlerini bile hatırlayamayan, dünle bugünü birbirine karıştıran ve mantıklı bir cümle kurmakta zorlanan o hafızasını yitirmiş dedemiz.
574 . Düşünce sistemini kökten değiştirmek : Yıllardır savunduğu yanlış fikirlerin farkına varıp, dünyayı algılama biçimini tamamen yenileyerek daha modern bir vizyona sahip olmak süreci.
575 . Düşünce sistemini yenilemek : Eski ve artık işe yaramayan dogmatik yargılarını bırakıp çağa uygun, taze ve modern fikirleri benimsemek süreci.
576 . Düşünce sistemini yenilemeyen toplumlar geri kalır : Teknolojinin ve bilimin bu kadar hızlı ilerlediği bir çağda, hala eski ve köhne yargılara takılıp kalanların dünyadaki o büyük yarışta hep en arkada kalacakları gerçeği.
577 . Düşünce sistemini yenileyen teknoloji : Eski alışkanlıkları tamamen değiştiren ve insanlara dünyayı çok daha farklı, hızlı ve verimli bir şekilde algılama imkânı sunan yeni buluşlar.
578 . Düşünce suçlusu : Sadece inandığı siyasi veya felsefi fikirleri dile getirdiği için hukuki olarak yaptırıma uğrayan veya ceza alan kişi.
579 . Düşünce suçlusu kavramı tartışılmalıdır : Fikirleri nedeniyle cezaevinde olan kişilerin durumunun ifade özgürlüğü kapsamında yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunan politik bir görüş.
580 . Düşünce suçlusu olarak yargılanan o gazeteci : Sadece halkın bilmesi gereken o gizli gerçekleri cesurca yazdığı için şimdi o soğuk parmaklıkların ardında, hürriyetinin geri verilmesi için o adalet dolu büyük kararı bekliyor.
581 . Düşünce süzgecinden geçirmeden hiçbir şeye inanma : Sosyal medyada gördüğün veya duyduğun her haberi hemen doğru kabul etme; mutlaka mantık ve araştırma süzgecinden geçirerek gerçeği bulmaya çalış.
582 . Düşünce süzgecinden geçirmeden inanmak : Her duyduğu haberi veya her okuduğu bilgiyi doğruluğunu araştırmadan, körü körüne ve hemen kabul etmek hatası.
583 . Düşünce süzgecinden geçirmek : Bir bilgiyi veya teklifi hemen kabul etmeyip akıl ve mantık yoluyla iyice incelemek.
584 . Düşünce tarzı uyuşmamak : İki insanın olaylara bakış açısının, değer yargılarının ve mantık yürütme biçimlerinin birbirinden tamamen farklı ve zıt olması hali.
585 . Düşünce tarzını değiştirmek : Olaylara her zamanki alışılagelmiş penceresinden bakmayı bırakıp çok daha yapıcı, esnek ve modern bir yaklaşım tarzı benimsemektir.
586 . Düşünce tarzını güncelleyen liderler : Eski köhne fikirleri bırakıp dünyanın gidişatına ve yeni neslin ihtiyaçlarına göre vizyonunu değiştirebilen ileri görüşlü ve başarılı yöneticiler.
587 . Düşünce tarzını güncelleyen o ileri görüşlü firma : Artık sadece kar etmeye değil, dünyayı korumaya ve sosyal sorumluluk projelerine de odaklanarak yeni neslin kalbini kazanmayı başaran o vizyoner ve modern şirket yönetiminin başarısı.
588 . Düşünce teatisi yapmak : Belirli bir konu üzerinde uzmanlığı veya görüşü olan kişilerin birbirlerine fikirlerini aktararak zihinsel bir alışverişte bulunmasıdır.
589 . Düşünce teatisi yapmak için toplandılar : Farklı uzmanlık alanlarından gelen kişilerin bir sorunu çözmek için masaya oturup fikirlerini özgürce paylaşması ve tartışması süreci.
590 . Düşünce teatisi yapmak üzere toplandılar : Şehrin tüm ileri gelenleri, yaşanan bu ekonomik krizden nasıl kurtulacaklarını konuşmak ve ortak akıl üretmek için o büyük konakta bir araya geldiler.
591 . Düşünce ufkunu açan kitaplar : Okuyucusuna yeni dünyalar tanıtan, bildiklerini sorgulatan ve hayal gücünü bambaşka seviyelere taşıyan nitelikli ve bilge eserler.
592 . Düşünce ufkunu açan o muazzam belgesel : Uzayın derinliklerinden okyanusun en karanlık noktalarına kadar her şeyi anlatan o harika yapım, evrene olan bakış açımı ve merakımı bir gecede tamamen değiştirmeyi başardı.
593 . Düşünce ufkunu daraltmak : Yeni fikirlere kapalı kalarak ve sadece bildikleriyle yetinerek insanın zihinsel kapasitesini ve bakış açısını kısıtlaması durumu.
594 . Düşünce ufkunu genişletmek : Yeni bilgiler öğrenerek veya farklı yerler görerek bakış açısını daha kapsamlı hale getirmek.
595 . Düşünce ufkunu zorlamak : Alışılagelmiş kalıpların dışına çıkarak, hayal gücünün sınırlarını genişletip daha önce hiç düşünülmemiş orijinal fikirler üretmeye çabalamak.
596 . Düşünce uyuşmazlığı : İki veya daha fazla insanın belirli bir mesele hakkında hiçbir şekilde ortak bir paydada buluşamaması ve fikirlerinin sürekli çatışması halidir.
597 . Düşünce uyuşmazlığını aşmak için empati kurun : Karşınızdaki insanın neden öyle düşündüğünü anlamaya çalışmak, aradaki o büyük uçurumu kapatmak ve kavga etmeden bir uzlaşmaya varmak için en temel yoldur.
598 . Düşünce uyuşmazlığını aşmak için konuşun : İnsanların fikirleri farklı olabilir; ancak bu durumu bir kavgaya dönüştürmemek için karşılıklı saygı çerçevesinde diyalog kurmak en doğru yoldur.
599 . Düşünce üretme kapasitesi yüksek : Sorunlar karşısında her zaman yeni, yaratıcı ve daha önce kimsenin aklına gelmemiş çözüm yolları geliştirebilen dahi kişi.
600 . Düşünce üretmek : Bir konu hakkında yeni fikirler geliştirmek, çözüm yolları aramak ve yaratıcı yaklaşımlar sergilemek.
601 . Düşünce üretmek için kütüphaneye kapandı : Hazırladığı o devasa bilimsel proje için dış dünyayla tüm bağlarını koparıp haftalarca o sessiz odada binlerce kitabı tarayarak yeni ve özgün fikirler geliştirmeye odaklandı.
602 . Düşünce yapısı : Bir insanın karakterini oluşturan temel fikirler ve olayları değerlendirirken kullandığı zihinsel filtre.
603 . Düşünce yapısı gelişmiş : Olayları çok yönlü değerlendirebilen, hoşgörülü, eğitimli ve dogmalardan kurtulmuş, medeni bir zihniyete sahip olan vizyoner kişiler için söylenir.
604 . Düşünce yapısı oturmuş : Karakteri ve fikirleri artık değişmeyecek kadar netleşmiş, olgun ve ne istediğini bilen kişi.
605 . Düşünce yapısını anlamaya çalışmak : Bir insanın neden o şekilde davrandığını kavramak için onun geçmişini, eğitimini ve hayata bakışını derinlemesine analiz etmek.
606 . Düşünce yapısını çözdüğüm an onu ikna ettim : Karşımdaki adamın sadece maddi karlara önem verdiğini anladığımda, projeyi ona göre sundum ve o katı inadını beş dakika içinde kırmayı başardım.
607 . Düşünce yapısını çözdüğümde işim kolaylaştı : Karşımdaki insanın nasıl bir mantıkla karar verdiğini anladığımda, onu ikna etmem ve onunla anlaşmam çok daha basit bir hal aldı.
608 . Düşünce yapısını çözmek : Bir insanın olaylar karşısında neden o şekilde tepki verdiğini ve hangi mantık süzgecine göre hareket ettiğini tam olarak anlayabilmek.
609 . Düşünce yapısını çözmek için psikoloğa gidiyor : Kendi içinde yaşadığı o anlam veremediği korkuların ve sürekli tekrarlayan yanlış kararlarının kaynağını bulmak ve ruhsal bir şifaya kavuşmak için profesyonel bir destek alıyor.
610 . Düşünce zincirini bozmak : Bir şeyi büyük bir odaklanma ile düşünürken araya giren ani bir ses nedeniyle dikkatinin tamamen dağılması.
611 . Düşünceli bir ev sahibi : Misafirlerinin her türlü ihtiyacını önceden tahmin edip onlar sormadan her şeyi hazırlayan, çok nazik ve ikramda kusur etmeyen kişi.
612 . Düşünceli bir şekilde hediyesini takdim etti : Arkadaşının en çok neye ihtiyacı olduğunu haftalarca araştırıp, onu kırmadan ve mahcup etmeden o güzel paketi en uygun zamanda ona vererek ne kadar ince bir insan olduğunu bir kez daha gösterdi.
613 . Düşünceli bir şekilde susmak : Konuşmak yerine sessiz kalarak iç dünyasında o konuyu her yönüyle değerlendirdiğini çevresindeki insanlara belli etmek.
614 . Düşünceli davranmak : Karşısındaki insanın duygularını ve ihtiyaçlarını önemseyerek ona nazik ve ince bir şekilde yaklaşmak.
615 . Düşüncesizce atılan adımlar : Sonunun nereye varacağı hesaplanmadan, heyecanla veya bir anlık öfkeyle yapılan işlerin genellikle büyük pişmanlıklarla ve zararla sonuçlanacağı gerçeği.
616 . Düşüncesizce harcadığı serveti bitti : Gençliğinde babasından kalan o devasa mirası hiç çalışmadan, lüks içinde ve hesapsızca tüketmesi sonucu şimdi bir lokma ekmeğe muhtaç kalması.
617 . Düşüncesizce harcanan yıllar : Gençlik dönemini hiçbir plan yapmadan, bir meslek edinmeden veya kendini geliştirmeden boşa geçirmekten duyulan büyük pişmanlık.
618 . Düşüncesizce hareket etmek : Sonucunun ne olacağını hiç hesaba katmadan, ani ve ölçüsüz kararlar vererek davranmak.
619 . Düşüncesizce hareket etmenin bedeli ağır oldu : Sonunu hiç hesap etmeden o güvenilmez adamla ortaklık kurması, elindeki tüm birikimini bir ay içinde kaybetmesine ve beş kuruşsuz kalıp büyük bir utanç yaşamasına neden oldu.
620 . Düşüncesizce para harcamak : Elindeki maddi imkanları geleceği hiç düşünmeden, gereksiz ve lüks şeyler için hızla tüketmek.
621 . Düşüncesizce söz sarf etmek : Konuşurken kelimelerin nereye gideceğini hesaplamadan karşısındakini derinden yaralayacak çok ağır ve kırıcı cümleler kurmak.
622 . Düşünceye boğulmak : Kafasındaki karmaşık fikirler yüzünden başka hiçbir şeye odaklanamaz ve tepki veremez hale gelmek.
623 . Düşünceye boğulup kalmak : Etrafındaki konuşmaları bile duyamayacak kadar derin bir dalgınlığa girerek sadece kendi içindeki sorunlara odaklanmış olma hali.
624 . Düşünceye boğulup yemeğini soğuttu : Kafasındaki o karmaşık ve içinden çıkılmaz sorunları düşünürken dalıp gittiği için önündeki tabağa hiç dokunmadan öylece masada oturup kaldı.
625 . Düşünceye dalıp giden o dertli baba : Çocuklarının okul masraflarını nasıl karşılayacağını, borçlarını nasıl ödeyeceğini kara kara düşünürken elindeki çayın soğuduğunu bile fark etmeden pencereden uzaklara öylece bakıp kalan o çaresiz insan.
626 . Düşünceye dalmak : Çevresinde olup bitenlerden koparak sadece zihnindeki fikirleri ve sorunları derinlemesine düşünmek.
627 . Düşündüğü gibi çıkmamak : Önceden planlanan bir işin veya yeni tanışılan bir kişinin beklenen niteliklere sahip olmayıp hayal kırıklığı yaratması.
628 . Düşündüğü ile söylediği birbirini tutmuyor : Ağzından çıkan o güzel ve dürüst sözlere rağmen, aslında kafasının içinde tamamen sinsi ve çıkarcı planlar çeviren güvenilmez kimse.
629 . Düşündüğü ile yaptığı bir olmamak : Sözleriyle çok ahlaklı ve dürüst görünmesine rağmen eylemlerinde tam tersi, çıkarcı ve yanlış davranan kimse.
630 . Düşündüğünü açıkça söylemek : Kimseden çekinmeden, aklındakileri ve doğruları hiçbir şeyi gizlemeden dürüst bir şekilde ifade etmek.
631 . Düşündüğünü pat diye söylemek : Hiçbir nezaket kuralına uymadan, karşısındakinin ne hissedeceğini umursamadan aklına gelen her şeyi bir anda yüzüne vurmak.
632 . Düşündüğünü pat diye söyleyen o dobra kadın : Hiç kimseden çekinmeden, karşısındakinin makamı veya gücü ne olursa olsun, doğru bildiği gerçekleri en sert şekilde yüzüne vuran o dürüst ama sert karakter.
633 . Düşündükçe burnunun direği sızlıyor : Kaybettiği annesini veya babasını her hatırladığında, içindeki o derin özlem ve hüzün yüzünden ağlayacak gibi olup fiziksel bir acı hissetmesi durumu.
634 . Düşündükçe gözleri dolmak : Geçmişteki o çok mutlu veya çok hüzünlü günleri her hatırladığında duygularına hakim olamayıp ağlayacak raddeye gelmek.
635 . Düşündükçe içini çekmek : Geçmişte yaşanan hüzünlü veya özlem duyulan anıları hatırladıkça derin bir kederle göğüs geçirmek ve üzülmek.
636 . Düşündürücü bir manzarayla karşılaştılar : Savaşın bittiği o köye girdiklerinde, yıkık dökük evlerin arasında bir tek çiçeğin açtığını görmek, hem hüzün hem de geleceğe dair o küçük umudu aynı anda hissetmelerini sağlayan derin bir andı.
637 . Düşündürücü bir soru sordu : Öyle bir şey sordu ki odadaki herkes bir an sessizliğe gömülüp kendi hayatını ve kararlarını derinden sorgulamaya başladı.
638 . Düşündürücü bir tablo : Ortaya çıkan sonucun veya durumun insanı gelecek hakkında ciddi endişelere ve derin analizlere sürüklemesi hali.
639 . Düşündürücü olmak : Bir olayın veya söylenen bir sözün insanı o konu üzerinde derin derin akıl yürütmeye sevk etmesi durumu.
640 . Düşünme payı bırakmak : Bir karar vermeden önce konuyu iyice tartmak için kendine belli bir zaman tanımak.
641 . Düşünme yeteneğini yitirmek : Yaşanan çok büyük bir şok veya hastalık nedeniyle mantıklı karar verme becerisini geçici veya kalıcı olarak kaybetmek.
642 . Düşünme yetisini kaybetmiş gibi : Yaşadığı o çok büyük şokun etkisiyle ne yapacağını bilemeyen, boş bakışlarla etrafı izleyen ve mantıklı tepki veremeyen kişi.
643 . Düşünme yetisini kaybetmiş o zavallı yaşlı : Alzheimer hastalığı o kadar ilerlemişti ki artık kendi evinin yolunu bile bulamayan, çocuklarını tanımayan ve sadece uzaklara boş gözlerle bakıp duran o hüzün verici insan hali.
644 . Düşünmeden söylemek : Sözlerinin karşısındaki insanı ne kadar kıracağını hiç hesap etmeden, aklına gelen her şeyi patavatsızca dile getirmek eylemi.
645 . Düşünmeden verilen kararlar : Heyecanla veya öfkeyle, sonunu hiç hesap etmeden atılan adımların genellikle pişmanlıkla sonuçlanacağını anlatan bir gerçeklik.
646 . Düşünmeden verilen o ani tepki her şeyi bozdu : Tam her konuda anlaşmak üzereyken, birinin sinirlerine hakim olamayıp söylediği o çok ağır söz yüzünden tüm barış görüşmeleri bir anda kesilip atıldı.
647 . Düşünmekten beyni sulanmak : Bir konu üzerinde o kadar çok kafa yormak ki artık mantıklı düşünemez hale gelmek.
648 . Düşünmekten uykuları kaçmak : Bir sorunu çözmeye çalışırken veya bir endişe nedeniyle gece boyunca yatakta dönüp durarak uyuyamamak.
649 . Düşünmekten yorgun düşmek : Bir sorunu halletmek için saatlerce, hatta günlerce kafa yormak yüzünden zihinsel olarak tamamen tükenmiş ve bitkin bir hale gelmek.
650 . Düşünmekten yorgun düşüp koltukta uyuyakaldı : Yarınki o büyük sunumda neler söyleyeceğini, sorulacak sorulara nasıl cevap vereceğini saatlerce zihninde prova ederken, beyni artık yorgunluğa dayanamadı ve olduğu yerde sızıp kaldı.
651 . Düt demeye dudak istemek : En küçük ve basit bir işi başarmak için bile mutlaka gerekli olan temel araçlara sahip olmak gerektiğini vurgular.
652 . Düve gibi : Genellikle çok sağlıklı, gürbüz, kuvvetli ve yerinde duramayan genç kızlar veya canlılar için kullanılan bir benzetme.
653 . Düz ayak : Herhangi bir basamağı veya engeli bulunmayan, ulaşımı ve girişi herkes için çok kolay olan yerleri tanımlar.
654 . Düz duvara tırmanan çocuk : Bir saniye bile yerinde duramayan, her yere tırmanan ve enerjisiyle anne babasını sürekli peşinden koşturan çok yaramaz ufaklık.
655 . Düz duvara tırmanan o ele avuca sığmaz çocuk : Bir an bile koltukta oturtamadığımız, sürekli hoplayan zıplayan ve enerjisiyle tüm evi altüst eden o afacanın yaramazlıkları karşısında artık hepimiz pes etmek üzereyiz.
656 . Düz duvara tırmanmak : Çok yaramaz, hareketli ve dur durak bilmeyen çocuklar veya çok enerjik kişiler için söylenir.
657 . Düz kontak yaparak o eski kamyonu çalıştırdı : Anahtarını kaybettiği o emektar aracını, direksiyon altındaki o paslanmış kabloları ustaca birleştirip kıvılcım çıkararak, o sarp dağ yolunda kalmaktan son anda kurtulmayı başardı.
658 . Düz kontak yapmak : Bir aracın anahtarı olmadan kabloları birbirine değdirerek motoru çalıştırmak gibi yasa dışı işlem.
659 . Düz kontak yapmak için eğildi : Çaldığı otomobili çalıştırmak amacıyla direksiyonun altındaki kabloları birleştirmek için yere doğru uzanan hırsızın o anki eylemi.
660 . Düz kontak yapmak suçtur : Bir aracın güvenlik sistemini baypas ederek çalıştırmanın yasalara aykırı ve cezası olan bir davranış olduğunu belirtir.
661 . Düz kontak yöntemiyle hırsızlık : Bir otomobili anahtar kullanmadan, sadece kabloları birleştirerek çalma eylemini tanımlayan teknik ve yasal bir ifade.
662 . Düz kontak yöntemiyle motoru çalıştırdı : Anahtarı kaybolan eski model traktörünü, direksiyonun altındaki o iki kırmızı kabloyu birbirine değdirerek ve kıvılcım çıkararak nihayet yürütmeyi başardı.
663 . Düze çıkmak : Yaşanan maddi borçların, karmaşanın veya manevi büyük sıkıntıların ardından nihayet huzurlu ve rahat bir döneme kavuşmak.
664 . Düze çıkmak için sabret : Yaşanılan bu zorlu ve karanlık günlerin geçeceğine inanarak, isyan etmeden elinden gelenin en iyisini yapmaya devam etme tavsiyesi.
665 . Düze çıkmak için son bir gayret gerekiyor : Çektiğimiz bunca çilenin, uykusuz gecelerin ve borçların bitmesine artık çok az kaldı; eğer bu son projeyi de başarıyla tamamlarsak nihayet o huzurlu ve rahat günlere kavuşacağız.
666 . Düzeltilecek bir yanı olmamak : Yapılan bir hatanın veya bozulan bir nesnenin artık hiçbir çabayla eski haline döndürülemeyecek kadar tamamen mahvolmuş olması.
667 . Düzeltme talep etmek : Bir belgedeki veya bir karardaki yanlışlıkların resmi yollarla bildirilerek hatanın ivedilikle giderilmesini istemek eylemi olarak tanımlanır.
668 . Düzeltme yapılması için dosyayı geri gönderdi : Hazırlanan o önemli raporun her sayfasında o kadar çok imla hatası ve yanlış bilgi vardı ki müdür sinirlenerek “bunu adam akıllı yapın gelin” diyerek evrakı yüzlerine çarptı.
669 . Düzeltme yapılması şart : Sunulan raporda veya hazırlanan projede o kadar çok hata var ki bu haliyle kabul edilmesi asla mümkün değildir.
670 . Düzeltme yapmak : Bir işin veya bir yazının hatalı olan kısımlarını belirleyerek onları doğru hale getirmek.
671 . Düzenbazlık etmek : İnsanları kandırmak amacıyla hileli yollara başvurmak ve dürüst olmayan davranışlar sergilemek.
672 . Düzenbazlık yaparak kazanmak : Hak etmediği bir başarıyı veya parayı, insanları kandırıp hileli yollara başvurarak elde etmenin kalıcı olmayacağını ve ayıp olduğunu anlatır.
673 . Düzenbazlık yaparak o makama gelen adam : Kimseye güven vermeyen, hileyle ve başkalarının hakkını yiyerek o koltuğa oturan o kişinin, yaptığı haksızlıkların eninde sonunda ayağına dolanacağını herkes fısıltıyla konuşmaya başladı.
674 . Düzene aykırı davranmak : Toplum tarafından kabul görmüş genel kuralların veya yazılı kanunların dışına çıkarak huzuru bozacak hareketlerde bulunmak.
675 . Düzene girmek : Karmaşık ve dağınık olan bir durumun belli bir kurala veya sisteme uygun hale gelmesi.
676 . Düzene girmesi beklenen işler : Karmaşanın bittiği, her şeyin yerli yerine oturduğu ve artık sistemin tıkır tıkır işleyeceği o rahat dönemi beklemek durumu.
677 . Düzene girmesi beklenen o karışık işler : Miras davasından tapu sorunlarına kadar her şeyin birbirine girdiği o aile meselelerinin, bir avukat yardımıyla artık yavaş yavaş çözülmeye ve rayına oturmaya başladığını duymak bizi çok rahatlattı.
678 . Düzene girmesi için daha çok zaman var : Bu kadar çok dağınıklığın ve yapılan bu devasa yanlışların bir günde düzelmesini beklemeyin; her şeyin rayına oturması için aylarca sabırla çalışmak gerekiyor.
679 . Düzene girmesi zaman alacak : Çok karışmış ve bozulmuş olan bu işlerin tekrar eski disiplinli ve verimli haline dönmesi için sabra ihtiyaç var.
680 . Düzene koymak : Dağınık ve düzensiz olan bir ortamı veya iş akışını belirli bir sisteme bağlamak.
681 . Düzenini bozmak : İşleyen bir sistemin veya huzurlu bir hayatın akışını olumsuz yönde etkileyerek karıştırmak.
682 . Düzenini bozmaya çalışanlara asla izin verme : Yılların emeğiyle kurduğun o huzurlu yuvanı veya tıkır tıkır işleyen o küçük dükkanını, dışarıdan gelip karıştırmak isteyen o art niyetli kişilere karşı her zaman uyanık ve dik durmalısın.
683 . Düzenini bozmaya kimsenin hakkı yok : İnsanın kurduğu o huzurlu aile ortamına veya çalışma sistemine dışarıdan kimsenin müdahale edip karıştırmasına izin verilmemesi gerektiği.
684 . Düzenli bir hayat sürmek : Kötü alışkanlıklardan uzak, işi, ailesi ve sosyal çevresiyle dengeli, planlı ve huzurlu bir yaşam tarzını benimsemiş olmak.
685 . Düzgün bir iş bulmak : Gelecek kaygısı taşımayacağı, maaşı ve sosyal hakları yerinde olan güvenilir bir kurumda çalışmaya başlamak.
686 . Düzgün konuşan eğitimli kişi : Kelimeleri özenle seçen, kimseyi kırmayan ve bilgisini nezaketle aktaran, toplumda saygı uyandıran o beyefendi veya hanımefendi karakteri.
687 . Düzgün konuşan o beyefendi herkesi büyüledi : Sahneye çıktığında kelimeleri o kadar zarif ve bilgili bir şekilde seçiyordu ki salondaki en kaba insanlar bile onun o nazik üslubuna hayran kalıp onu dakikalarca ayakta alkışladı.
688 . Düzgün konuşmak : Kelimeleri özenle seçerek, diksiyon kurallarına uygun ve karşısındaki insanı kırmayacak şekilde kendini ifade etmek.
689 . Düzlüğe çıkmak : Yaşanan büyük borçların veya manevi bunalımların ardından nihayet rahat bir nefes almak.
690 . Düzlüğe çıkmanın huzuru : Aylarca süren ağır borçların ve uykusuz gecelerin ardından borçları bitirip nihayet rahat bir nefes alma duygusu.
691 . Düzlüğe çıkmanın o eşsiz huzuru içindeyiz : Aylardır süren mahkemelerin, borçların ve o belirsizlik dolu uykusuz gecelerin nihayet zaferle ve ferahlıkla sonuçlanmasından sonra hissedilen o büyük rahatlama.
692 . Düzlüğe çıkmaya az kalmak : Çekilen büyük sıkıntıların ve dertlerin bitmek üzere olduğunu, ferah günlerin çok yaklaştığını müjdeleyen umut dolu söz.
693 . Düzlüğe varmak : Uzun ve zahmetli bir yolun veya işin ardından kolay ve zahmetsiz kısma ulaşmak.
694 . Düzmece belgelerle iftira atmak : Birini suçlu göstermek için sahte kanıtlar üretmek ve dürüst bir insanı toplum önünde haksız yere küçük düşürmeye çalışmak.
695 . Düzmece belgelerle o suçsuz adamı hapse attılar : Gerçek suçluları gizlemek için uydurma deliller ve sahte şahitler kullanarak, hayatı boyunca karıncayı bile incitmemiş olan o dürüst esnafın hayatını bir gecede kararttılar.
696 . Düzmece haber : Gerçekle hiçbir ilgisi olmayan, sadece insanları yanıltmak amacıyla uydurulmuş yalan yanlış bilgi.
697 . Dadandırmak : Bir kimsenin bir şeyin tadına alışmasını ve bırakamamasını sağlamak.
698 . Dağ arkasında olsun da sağ olsun : Uzakta bulunsa bile sevilen birinin hayatta olması yeterlidir.
699 . Dağ başında bağın olsun, yemeye dağın olsun : Mal sahibi olmanın getireceği ağır yükümlülüklere hazır olmak gerekir.
700 . Dağ gibi büyümek : Zamanla çok iri ve güçlü hâle gelmek.
701 . Dağ yürürse abdal da yürür : Şartlar değiştiğinde her şey o yeni duruma uyum sağlar.
702 . Dağarcığına atmak : Yeni öğrenilen bir bilgiyi hafızaya kaydedip ileride kullanmak üzere saklamak.
703 . Dağı dağa kavuşturmak : Birbirinden çok uzak ve imkansız görünen işleri birleştirmeyi başarmak.
704 . Dağına göre kar verir : Allah her insana kaldırabileceği kadar dert ve sorumluluk yükler.
705 . Dağlara düşmek : Büyük bir çaresizlik veya aşk acısıyla ıssız yerlere sığınmak.
706 . Dağları beklemek : Gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri umut etmek.
707 . Daha neler : Şaşkınlık uyandıran bir durum karşısında inanmadığını belirten bir söz.
708 . Dahi çıkmak : Bir konuda üstün zekalı ve yetenekli olduğunun herkesçe anlaşılması.
709 . Daire çizmek : Bir konuda kesin bir sonuca ulaşamayıp hep başa dönmek.
710 . Dal budak salmak : Bir meselenin genişleyerek karmaşık ve çözülmesi zor hale gelmesi.
711 . Dal gibi : Çok zayıf, ince yapılı ve zarif görünen insanlar için kullanılır.
712 . Dala bindiği yok : Bir işe henüz kesin olarak karar vermemiş, kararsız bekliyor.
713 . Dala binmek : Birinin koruması altına girmek veya bir işe güvenle başlamak.
714 . Daldan düşer gibi : Hiç beklenmedik ve hazırlıksız bir anda olmak.
715 . Dalına basmak : Birinin hassas olduğu bir konuda üzerine giderek onu öfkelendirmek.
716 . Dallanıp budaklanmak : Küçük bir olayın büyüyerek çok sayıda yan sorun ortaya çıkarması.
717 . Daltaban olmak : Çok fakir kalıp ayakkabı bile alamayacak duruma düşmek anlamındadır.
718 . Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı : Sözün konudan konuya dağılması durumu.
719 . Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı : Birbiriyle tamamen alakasız ve saçma sapan sözler söyleme durumu.
720 . Damak tadı : Yemeklerin lezzetini ayırt etme yeteneği ve kişisel yeme alışkanlığıdır.
721 . Damak zevki : Kaliteli ve lezzetli yemeklerden anlama, seçici davranma ve zevk almadır.
722 . Damarı tutmak : İnatçılığı depreşmek ve hiçbir şekilde geri adım atmamayı sürdürmek.
723 . Damarına basmak : Birinin en çok kızacağı veya duyarlı olduğu noktayı kaşımak.
724 . Damarına girmek : Birinin huyuna giderek onu ikna etmeyi veya yumuşatmayı başarmak.
725 . Damarlarında dolaşmak : Bir duygunun veya yeteneğin kişinin doğasında var olup hissedilmesidir.
726 . Damdan düşmüş gibi : Yersiz ve zamansız konuşmak.
727 . Damgalanmak : Kötü bir isimle anılmak ve toplum tarafından bu şekilde etiketlenmek.
728 . Damıtmak : Bir konunun özünü süzerek en temiz ve saf halini bulmak.
729 . Damla damla : Çok yavaş ve azar azar birikerek bir bütünü oluşturma hali.
730 . Damlayan kova : Sürekli olarak küçük kayıplar veren ama önemsenmeyen zarar verici durumdur.
731 . Dana altında buzağı aramak : Olmayan bir kusuru bulmak için boş yere uğraşmak demektir.
732 . Dandini olmak : Ortalığın aşırı derecede karışması ve kontrolün tamamen elden çıkması halidir.
733 . Dangalaklık etmek : Akılsızca ve yersiz davranarak çevresindekileri zor durumda bırakan hareketlerdir.
734 . Dar atmak : Bir yerden büyük bir güçlükle ve ucu ucuna kurtulabilmektir.
735 . Dar dünya : Çaresiz kalındığında insanın kendini çok sıkışmış ve kısıtlı hissetmesidir.
736 . Dar gelmek : Elindeki imkanların mevcut ihtiyaçları karşılamaya artık yetmemesi durumunu ifade eder.
737 . Dar gün dostu : Sadece sıkıntılı zamanlarda yanında olan, gerçek dost.
738 . Dar kabukta yetişmek : Dar imkânlarla, sınırlı bir çevrede büyümek.
739 . Dar kafalı : Yenilikleri kabul etmeyen ve olaylara sadece kendi penceresinden bakan.
740 . Dar kalıplara sığmamak : Yaratıcılığı geniş, özgür olmak.
741 . Dar zaman : İşlerin zorlaştığı, sıkıntılı ve stresli dönem.
742 . Dara gelmek : Borç veya sıkıntı nedeniyle maddi açıdan zor durumda kalmak.
743 . Dara getirmek : Bir işi vaktin çok kısıtlı olduğu bir zamanda yapmaktır.
744 . Daral gelmek : Sıkıntıdan veya sıcaktan dolayı insanın içini büyük bir fenalık kaplaması.
745 . Darbeye maruz kalmak : Beklenmedik bir saldırı veya ekonomik yıkım yüzünden sarsıntı yaşamaktır.
746 . Darda kalmamak : İhtiyaç anında yardım alabilecek durumda olmak, sıkıntı çekmemek.
747 . Dargın bulunmak : Birisiyle arası açık, konuşmayan durumda olmak.
748 . Dargınlık gütmek : Birine karşı duyulan kırgınlığı uzun süre kalbinde ve zihninde taşımaktır.
749 . Darı unundan ekmek olmaz, her ne kadar elense de : Kötü asıllı kimseden iyi bir davranış beklenmemesi gerektiğini anlatır.
750 . Darılmak : Küsmek, birisiyle konuşmamayı tercih etmek.
751 . Darısı başına olsun : Güzel bir olayın benzerinin senin için de gerçekleşmesini diliyorum.
752 . Darlandığı yerde sıkışmak : Çaresiz kalıp çıkış yolu bulamamak.
753 . Darmadağın etmek : Bir yeri veya bir düzeni tamamen karıştırıp altüst etmek demektir.
754 . Darmaduman olmak : Her yönden büyük bir yıkıma uğramak ve tamamen perişan olmaktır.
755 . Daşşak geçmek : Birisiyle alay etmek, ciddiye almamak.
756 . Dava etmek : Bir hakkı almak için yasal yollara başvurarak resmi süreç başlatmaktır.
757 . Davasından dönmek : Savunduğu fikirden vazgeçmek, kararından caymak.
758 . Davasını gütmek : İnandığı bir düşünceyi hayatı boyunca her ortamda ısrarla savunmaktır.
759 . Davaya yanmak : İnandığı şey için derin üzüntü duymak.
760 . Davayı düşürmek : Bir meseleyi veya konuyu artık gündemden çıkarmak.
761 . Davetiye çıkarmak : Yapılan yanlış bir hareketle kötü bir sonuca zemin hazırlamak demektir.
762 . Dayak atmak : Birini dövmek, fiziksel şiddet uygulamak.
763 . Dayak cennetten çıkma sanmak : Şiddeti yanlış biçimde doğru görmek.
764 . Dayan gücüm : Zor bir durum karşısında sabır ve metanet dilemek.
765 . Dayanacak gücü kalmamak : Sabrın sonuna gelmek ve artık daha fazla tahammül edemeyecek olmaktır.
766 . Dayanılmaz acı : Katlanılması çok güç olan, şiddetli ızdırap.
767 . Dayanışma içinde olmak : Birlikte hareket edip birbirine destek olmak.
768 . Dayatmak : Bir görüşü veya isteği başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmak eylemidir.
769 . Dayısı dümende : İşi yöneten, sözü geçen güçlü bir koruyucusu olmak.
770 . Debelenmek : Çırpınmak, çaresizce mücadele etmek.
771 . Dedikodu yapmak : Başkalarının arkasından konuşup olmayan şeyler uydurmak.
772 . Defalarca : Pek çok kez, sık sık tekrarlanarak.
773 . Defter açmak : Geçmişi kapatıp yeniden başlamak.
774 . Defteri kapamak : Bir işi veya ilişkiyi tamamen bitirmek.
775 . Defterini dürmek : Birinin işine kesin olarak son vermek.
776 . Değer vermek : Önemsemek, saygı duymak.
777 . Değerine değer katmak : Bir şeyi daha kıymetli hâle getirmek.
778 . Değerini bilmek : Elindeki imkanın veya sevdiği kişinin kıymetini kaybetmeden önce iyice anlamaktır.
779 . Değerini yitirmek : Önemini veya kıymetini kaybetmek.
780 . Değirmende ağartmamak : Hayat tecrübesini ve bilgeliği büyük emekler vererek, yaşayarak kazanmış olmaktır.
781 . Değiş tokuş etmek : Takas yapmak, karşılıklı olarak bir şeyleri el değiştirmek.
782 . Değişiklik olsun diye : Rutini kırmak, farklılık yaratmak amacıyla.
783 . Değneğin iki ucu kirli : Hangi seçenek tercih edilirse edilsin kötü bir sonuçla karşılaşılacak durumdur.
784 . Dekor olmak : Bir yerde sadece süs gibi durmak, işlevsiz kalmak.
785 . Deli fişek : Kurallara uymayan, yerinde duramayan ve çok hareketli olan gençler için söylenir.
786 . Deli fişek olmak : Aşırı atak ve düşüncesiz davranmak.
787 . Deli olmak : Çok sinirlenmek, çıldıracak hale gelmek.
788 . Deli saçması : Hiçbir mantığa dayanmayan, tamamen tutarsız ve saçma sapan olan sözlerdir.
789 . Delicesine sevmek : Aşırı derecede, tutkuyla bağlanmak.
790 . Delik büyük yama küçük : Sorun büyük ama çözüm yetersiz kalmak.
791 . Delik deşik etmek : Kurşun ya da benzeri şeylerle üzerinde çok sayıda delik açmak.
792 . Delikanlıya bak : Cesur, yiğit, mert bir genci tarif etmek.
793 . Deliksiz uyku : Hiç uyanmadan, çok derin ve huzurlu bir şekilde uzun süre uyumaktır.
794 . Delilik etmek : Akılsızca, düşüncesizce bir iş yapmak.
795 . Deliye her gün bayram : Sorumluluk taşımayan veya olayları ciddiye almayanların hep neşeli olmasıdır.
796 . Dem tutmak : Uygun zamanı sabırla beklemek.
797 . Demir gibi : Çok sağlam, dayanıklı ve güçlü.
798 . Demir leblebiyi yutmak : Çok zor bir işe girişmek.
799 . Demir tavında dövülür : Her işin başarılı olması için en uygun zamanın beklenmesi gerekir.
800 . Demirden korkup trene binmemek : Risk almaktan kaçmak.
801 . Demirini almak : Bir geminin limandan ayrılmak üzere hazırlıklarını tamamlayıp yola çıkması durumudur.
802 . Demode olmak : Modası geçmek, çağdışı kalmak.
803 . Demokles’in kılıcı gibi : Her an gerçekleşebilecek bir tehdidin insanın üzerinde yarattığı büyük baskıdır.
804 . Denden dem vurmak : Bir konuyu dolaylı olarak ima edip sık sık hatırlatmak.
805 . Deney tahtasına dönmek : Bir konuda sürekli yeni yöntemlerin denenmesiyle istikrarın tamamen bozulması halidir.
806 . Dengi dengine : Birbirine uygun, eş değerde olan şeyler veya kişiler.
807 . Deniz görmüş martı : Tecrübeli, çok şey yaşamış kişi.
808 . Denize maya çalmak : Boşuna çaba harcamak.
809 . Denizi görmeden paçayı sıvamak : Erken sevinmek.
810 . Denizleri aşmak : Çok uzak diyarlara gitmek veya çok büyük hedeflere ulaşmayı başarmaktır.
811 . Denk gelmek : Tesadüfen karşılaşmak, rastlamak.
812 . Derdine düşmek : Bir şeyi elde etmek veya bir sorunu çözmek için çırpınmaktır.
813 . Derdini anlatamamak : Sıkıntısını karşı tarafa tam olarak ifade edememek.
814 . Derdini Marko Paşa’ya anlat : Anlatılanın dinlenmediği, anlaşılmadığı durum.
815 . Dereyi geçerken at değiştirilmez : Riskli bir işte yöntem değiştirmemek gerekir.
816 . Dereyi geçerken at değiştirmek : Yanlış zamanda karar değiştirmek.
817 . Dereyi görmeden paçayı sıvamak : Henüz sonuç belli olmadan hazırlık yapmak.
818 . Derinlere dalmak : Yoğun ve uzun düşünceye girmek.
819 . Derleyip toparlamak : Dağınıklığı düzene sokmak.
820 . Dermanı tükenmek : Tüm enerjisini ve direnme gücünü kaybederek tamamen halsiz kalmak.
821 . Ders almak : Yaşanan olumsuz bir olaydan geleceği için gerekli tecrübeyi edinmek.
822 . Dert anlatmak : İçinde bulunduğu sıkıntılı durumu başkalarına tüm detaylarıyla ve samimiyetle aktarmak.
823 . Dert edinmek : Gereksiz yere üzülmek.
824 . Dert ortağı : Sıkıntıları paylaşılan, insanı anlayan ve her zaman yanında olan dost.
825 . Dert ortağı olmak : Aynı sıkıntıyı paylaşmak.
826 . Dert sahibi olmak : Sürekli üzüntü ve keder içinde kalarak sağlığını veya huzurunu kaybetmek.
827 . Dertler derya olmuş : Sıkıntıların aşırı derecede çoğalarak içinden çıkılmaz, uçsuz bucaksız bir hal alması.
828 . Dertleşmek : İki kişinin karşılıklı olarak içlerindeki kederi ve sorunları birbirlerine dökmesi.
829 . Destek çıkmak : Birine arka çıkmak, yardım etmek.
830 . Destek olmak : Birine zor zamanında maddi veya manevi olarak yardımcı olup güç vermek.
831 . Destursuz bağa girmek : İzinsiz işe karışmak.
832 . Deşifre etmek : Gizli tutulan bir durumu veya kimliği herkesin bileceği şekilde ortaya çıkarmak.
833 . Dev gibi büyütmek : Küçük bir şeyi abartmak.
834 . Deve gibi kin tutmak : Kendisine yapılan bir kötülüğü yıllarca unutmayıp intikam almak için beklemek.
835 . Deve hancıyı tanır : Bir işi yöneten kişinin, yanında çalışanları tüm özellikleriyle iyi tanıması.
836 . Deve kini : Hiçbir zaman bitmeyen, çok uzun süreli ve derin bir intikam duygusu.
837 . Deveye “Neden boynun eğri?” demişler : Kusuru kendinde olup başkasını suçlamak.
838 . Deveye diken insana söz düşer : Herkes nasibine razı olur.
839 . Deveyi hendeği atlatmak : İnatçı birini ikna ederek imkansız görünen çok zor bir işi başarmak.
840 . Devir açmak : Yeni bir dönem başlatmak.
841 . Devir teslim etmek : Görevi veya sorumluluğu bir başkasına bırakmak.
842 . Devlet malı deniz, yemeyen domuz : Kamu kaynaklarını haksız yere kullanmanın yanlışlığını eleştiren bir yergi sözüdür.
843 . Devletin malı deniz : Devlet malını hoyratça kullanmak anlamında.
844 . Devran sürmek : Mutluluk ve refah içinde, her türlü imkana sahip olarak hayat yaşamak.
845 . Devreleri yakmak : Zihinsel olarak çok yorulup mantıklı düşünemez ve algılayamaz bir hale gelmek.
846 . Dırdır etmek : Sürekli şikayet ederek etrafı rahatsız etmek.
847 . Dırdırcı : Sürekli şikayet eden, mızmız kimse.
848 . Dışarı sızmak : Gizli tutulması gereken bir bilginin yetkisiz kişilerin eline geçmesi ve yayılması.
849 . Dışlamak : Bir kimseyi bir gruptan veya bir topluluktan kasten uzak tutma eylemi.
850 . Dıvıl dıvıl etmek : Küçük böceklerin veya kalabalığın sürekli hareket ederek çıkardığı hafif, karmaşık sesler.
851 . Dızdız etmek : Birinin sürekli konuşarak veya şikayet ederek çevresindekileri rahatsız edip bezdirmesi durumu.
852 . Dibi delik : Elindekini tutamayan, sürekli harcayan ve hiçbir zaman birikim yapamayan kişi.
853 . Dibi görünmek : Sonunun geldiğini anlamak, tükenmek.
854 . Dibi görünmemek : Sonu belirsiz olmak.
855 . Dibine darı ekmek : Bir şeyi tamamen bitirmek, sonuna kadar tüketmek ve yok etmek demektir.
856 . Dibini dövmek : Bir kabın içinde kalan son parçaları da almak için uğraşmak.
857 . Dibini kurcalamak : Bir meselenin en ince ayrıntısına kadar inip gizli gerçekleri araştırmaktır.
858 . Didişmek : Küçük ve önemsiz sebeplerle sürekli ağız kavgası yapmak veya uğraşmak demektir.
859 . Dik başlı : Söz dinlemeyen, inatçı kimse.
860 . Dik başlılık etmek : İnatla karşı çıkmak.
861 . Diken üstünde olmak : Tedirgin, huzursuz ve gergin durumda olmak.
862 . Dikiş tutturamamak : Bir işte veya yerde uzun süre kalamayıp sürekli başarısız olup ayrılmak.
863 . Dikiz aynası : Arkayı kontrol etmek, gözetlemek.
864 . Dikizlemek : Başkalarının özel hayatını veya hareketlerini gizlice ve merakla seyretmek eylemi.
865 . Dikkat kesilmek : Tüm dikkatini vermek, odaklanmak.
866 . Dikkate almak : Önem vermek, hesaba katmak.
867 . Diklenmek : Karşı gelmek, büyüklenmek.
868 . Diktiği ağacın gölgesinde oturmak : Kendi emeğinin karşılığını görmek.
869 . Dil birliği etmek : Bir konuda aynı şeyi söylemek üzere önceden anlaşıp sözleşmiş olmak.
870 . Dil budalası : Nerede ne konuşacağını bilmeyen, sürekli boş ve gereksiz laflar eden kimse.
871 . Dil dökmek : Birini kandırmak veya ikna etmek için çok nazik ve tatlı sözler söylemek.
872 . Dil ebesi : Çok düzgün ve ikna edici konuşan fakat bazen gereğinden fazla laf yapan.
873 . Dil kavgası : Fiziksel şiddete varmayan ama ağır sözlerin söylendiği şiddetli ağız dalaşı durumu.
874 . Dil kılıçtan keskindir : Söylenen acı bir sözün insanda bıraktığı yaranın fiziksel darbeden ağır olması.
875 . Dil uzatmak : Kendinden üstün veya saygın bir kimse hakkında saygısızca, kötü sözler söylemek.
876 . Dil yarası : Sözle açılan, derin üzüntü veren yara.
877 . Dil yarası kılıç yarasına benzemez : Sözün açtığı yaranın fiziksel yaradan daha derin olduğunu anlatır.
878 . Dil yarasını merhem onarmaz : Kırıcı bir sözün kalpte açtığı derin yarayı hiçbir özür tam kapatamaz.
879 . Dile getirmek : Bir düşünceyi veya isteği açıkça ifade etmek.
880 . Dile kolay : Söylemesi kolay ama yapması zor olan şey.
881 . Dile pelesenk olmak : Herkesin diline dolanmak, sık sık söylenir olmak.
882 . Dileğine kavuşmak : İstediği şeyi elde etmek.
883 . Dilenmek : Yardım veya para istemek.
884 . Dili açılmak : Suskunluğunu bozup konuşmaya başlamak.
885 . Dili ağırlaşmak : Konuşmakta zorlanmak, yavaş konuşmak.
886 . Dili bir karış dışarı çıkmak : Çok yorulmaktan veya aşırı susuzluktan dolayı nefes nefese kalıp bitkinleşmek.
887 . Dili durmak : Hiç susmadan, aralıksız konuşmak.
888 . Dili ensesinden çekilsin : Kötü söz söyleyen için beddua.
889 . Dili olsa da söylese : Cansız varlıkların konuşabilmesi temennisi.
890 . Dilim dilim etmek : Parça parça ayırmak veya işkence etmek.
891 . Dilin kemiği yok : İnsanın ağzından çıkanı kulağı duymaz anlamında.
892 . Dilinden anlamak : Birinin ne demek istediğini veya bir hayvanın ihtiyaçlarını çok iyi bilmek.
893 . Dilinden kurtulamamak : Birinin sürekli eleştirilerine, sitemlerine veya azarlarına maruz kalıp huzursuz olmak.
894 . Dilini bağlamak : Birinin konuşmasına engel olmak veya onu söz söyleyemeyecek bir duruma getirmek.
895 . Dilini eşek arısı soksun : Kötü veya uğursuz bir söz söyleyen kişiye karşı kullanılan bir ilenç.
896 . Dilini tutmak : Sonradan pişman olacağı veya birini kıracağı sözleri söylemekten kendini zorla alıkoymak.
897 . Dilini yutmak : Büyük bir şaşkınlık veya aşırı korku karşısında hiçbir söz söyleyemez hale gelmek.
898 . Dilinin altında bir şey olmak : Söylememek için direndiği bir şeyi saklamak.
899 . Dilinin ucunda olmak : Tam söyleyecekken unutmak veya vazgeçmek.
900 . Dilinin ucundan kaçmak : İstemeden bir sözü söylemek.
901 . Dillerde dolaşmak : Herkes tarafından konuşulur olmak.
902 . Dilleri birbirine bağlamak : Aralarında gizli bir anlaşma yaparak aynı yalanı veya gerçeği söylemeye karar vermek.
903 . Dimağı bulanmak : Zihni karışmak, olayları net olarak kavrayamamak ve düşüncelerin birbirine girmesi durumu.
904 . Dimağına yer etmek : Unutulmayacak şekilde zihne kazınmak, hafızada derin iz bırakmak.
905 . Din uğruna : İnancı veya dini değerleri için bir şey yapmak, bu uğurda mücadele etmek.
906 . Dinden imandan çıkmak : Çok öfkelenip kutsal değerlere bile saygısını yitirecek kadar kontrolünü tamamen kaybetmek.
907 . Dine imana gelmek : Kötü yoldan dönüp doğru dürüst yaşamaya başlamak ve vicdanlı birine dönüşmek.
908 . Dingiltere : Hayali, uydurma veya ciddiyetsiz yerler için kullanılan şaka yollu bir alay ifadesidir.
909 . Dingin bir hayat : Sakin, huzurlu, karmaşadan uzak bir yaşam tarzı.
910 . Dingo’nun ahırı : Girenin çıkanın belli olmadığı, kuralın ve düzenin bulunmadığı çok karmaşık yerler.
911 . Dini bütün : İnancının gereklerini eksiksiz yerine getiren, dürüst ve ahlaklı yaşayan samimi dindar kişi.
912 . Dinime küfrediyor : İnançlarıma veya en değer verdiğim şeylere hakaret ediyor anlamında.
913 . Dinlemeden hüküm vermek : Aceleci yargıya varmak.
914 . Dinozor gibi : Çok eski, çağdışı kalmış, modası geçmiş şey veya kişi.
915 . Dip köşe kalmak : Unutulmuş, kenara atılmış, önemsenmeyen durumda olmak.
916 . Dipnot düşmek : Ek bilgi vermek, bir konuya küçük bir açıklama eklemek.
917 . Dipten gelmek : En alt tabakadan veya fakirlikten başlayarak büyük başarılar kazanıp yükselmeyi başarmak.
918 . Dirayet göstermek : Zor durumlar karşısında akıllıca davranarak güçlükleri yenme yeteneğini ve azmini sergilemek.
919 . Direği dikmek : Bir işin temelini atmak, ilk adımı gerçekleştirmek.
920 . Direk gibi : Çok uzun boylu, zayıf ve dimdik duran insanlar için kullanılan bir benzetmedir.
921 . Direksiyon başına geçmek : Bir işin yönetimini veya kontrolünü ele almak.
922 . Direksiyon sallamak : Uzun yıllar boyunca şoförlük yaparak geçimini bu yolla sağlamak.
923 . Dirhem dirhem : Azar azar, yavaş yavaş, küçük parçalar halinde.
924 . Dirhem dirhem eritmek : Yavaş yavaş tüketmek.
925 . Diri diri gömmek : Bir kimsenin henüz yaşarken tüm haklarını elinden almaktır.
926 . Dirsek teması : Yakın iş birliği ve sürekli iletişim halinde olmak.
927 . Dirsek temasında olmak : Yakın ilişki içinde bulunmak.
928 . Diş bilemek : Birinden öç almak için gizlice uygun zamanı kollamak.
929 . Diş gıcırdatmak : Birine duyulan aşırı öfkeyi ve kini dışa vurma halidir.
930 . Diş göstermek : Tehditkâr tavır almak.
931 . Dişi azıya almak : Zor bir işe girişmek, ciddi ve ağır bir görevi üstlenmek.
932 . Dişi kedi gibi : İnce, çevik ve biraz da sivri dilli, kurnaz kadın.
933 . Dişine göre : Bir işin veya kişinin tam kendi yeteneğine uygun olması.
934 . Dişini tırnağına takmak : Bütün gücüyle ve büyük bir gayretle bir işe asılmak.
935 . Dişinin kovuğuna bile gitmemek : Çok az ve önemsiz miktarda olmak, değersiz kalmak.
936 . Diz boyu : Çok fazla, bol miktarda, yüksek seviyede.
937 . Diz boyu olmak : Çok fazla birikmek.
938 . Diz çöktürmek : Tamamen boyun eğdirmek.
939 . Diz dize vermek : Yakın ilişki kurmak, sıkı fıkı olmak, samimi sohbet etmek.
940 . Diz dövmek : Yapılan büyük bir hatadan dolayı sonradan çok büyük bir pişmanlık duymak.
941 . Diz üstü bilgisayar : Taşınabilir, küçük ve kucağa konularak kullanılan bilgisayar.
942 . Dize getirmek : İkna etmek, boyun eğdirmek, teslim almak.
943 . Dizgin vurmak : Durdurmak, kontrol altına almak, sınırlamak.
944 . Dizginleri koyuvermek : Disiplini tamamen gevşetmek ve denetimi elden bırakarak her şeyi serbest bırakmak.
945 . Dizginleri salıvermek : Kontrolü kaybetmek, disiplini elden bırakmak.
946 . Dizinin bağı çözülmek : Güçsüz düşmek, ayakta duramayacak kadar halsizleşmek.
947 . Dizlerinin üzerine çökmek : Çok yorgun, bitkin veya üzüntülü bir halde olmak.
948 . Doğa ana : Tabiatın kendisi, tüm canlıların kaynağı ve koruyucusu olarak görülen güç.
949 . Doğa harikası : Tabiatın olağanüstü güzellikte yarattığı yer veya oluşum.
950 . Doğa olayı : İnsan eli değmeden tabiatta kendiliğinden gerçekleşen olay.
951 . Doğaüstü güç : Normal insan kapasitesini aşan, açıklanamayan olağanüstü yetenek.
952 . Doğduğuna bin pişman : Çok büyük sıkıntı ve eziyet çekerek hayatından bezmek.
953 . Doğma büyüme : Bir yerde doğup orada büyümüş olan, yerlisi.
954 . Doğmamış çocuğa don biçmek : Henüz olmamış bir şey için plansız hazırlık yapmak.
955 . Doğru bildiğinden şaşmamak : İnandığı yoldan ve prensiplerinden asla taviz vermemek.
956 . Doğru sarsılır ama yıkılmaz : Dürüst olanlar geçici zorluk çekse de sonunda mutlaka başarıya ulaşırlar.
957 . Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar : Kusurları dürüstçe söyleyenlerin çevreleri tarafından pek sevilmediğini anlatan bir sözdür.
958 . Doğru yola gelmek : Yanlışlarından dönerek mantıklı ve ahlaklı bir şekilde davranmaya yeniden başlamak.
959 . Doğru yoldan ayrılmak : Ahlaklı ve dürüst yaşam tarzını terk etmek.
960 . Doğru yoldan sapmak : Yanlış bir davranış veya hayat tarzı benimsemek.
961 . Doğruya doğru, eğriye eğri : Gerçek neyse olduğu gibi söylemekten asla çekinmemek durumunu ifade eden söz.
962 . Doğruya doğru, eğriye eğri demek : Tarafsız olmak, gerçeği olduğu gibi söylemek.
963 . Doğruyu eğriye karıştırmak : Gerçeği çarpıtmak.
964 . Doğum günü pastası : Doğum günü kutlamalarında kesilen, mumlar süslenmiş pasta.
965 . Doğum sancısı çekmek : Bir işin başlangıcında zorluk ve sıkıntı yaşamak.
966 . Doğuştan yetenekli : Bir sanata veya işe karşı yaradılıştan gelen çok büyük beceri.
967 . Doktor bey : Hekimlere hitap etmek veya saygı göstermek için kullanılan ifade.
968 . Doktor çıkmak : Bir konuda çok başarılı ve uzman olmak, iyileştirmek.
969 . Doktrine etmek : Belirli bir düşünce sistemini benimsetmeye çalışmak, öğretmek.
970 . Dokunmadık yer bırakmamak : Her ayrıntıyı kurcalamak.
971 . Dokunulmazlık kazanmak : Kimsenin karışamayacağı veya hesap soramayacağı çok güçlü bir konuma ulaşmak.
972 . Dokuz canlı : Birçok tehlikeyi veya ağır hastalığı mucizevi şekilde atlatmayı başaran kişiler.
973 . Dokuz köyden kovulmak : Her yerde istenmemek, sevilmemek, kabul görmemek.
974 . Dokuz köyün ağası : Küçük bir çevrede herkesin çekindiği ve sözü her zaman geçen kimse.
975 . Dolaba girmek : Birinin kurduğu kurnazca bir tuzağa veya hileli işin içine düşmek.
976 . Dolap beygiri gibi : Sürekli aynı yerde dönüp durmak, ilerleme kaydedememek.
977 . Dolap beygiri gibi dönmek : Boş yere çalışmak.
978 . Dolaylı yoldan : Bir durumu doğrudan değil de başka aracılar kullanarak ifade etmektir.
979 . Dolma kalem : Mürekkeple yazan, şık ve klasik yazı gereci.
980 . Dolma yutmak : Birinin söylediği yalana veya kurduğu tuzağa düşünmeden kolayca inanmak.
981 . Dolmuş taşı gibi dolu olmak : Aşırı kalabalık olmak.
982 . Dolmuşa binmek : Toplu taşıma aracına binmek veya mecazi olarak bir işe ortak olmak.
983 . Dolu dizgin : Çok hızlı bir şekilde ve önüne çıkan hiçbir engele takılmadan ilerlemek.
984 . Dolu dizgin gitmek : Kontrolsüz hızla ilerlemek.
985 . Doluya koydum almadı boşa koydum dolmadı : Hiçbir çözümün işe yaramadığı, içinden çıkılamayan çok çaresiz bir durum.
986 . Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı : Ne yaparsan yap olmuyor, çaresiz kalmak.
987 . Domuz eti : Müslümanlar için haram olan, yenmesi dinen yasak olan et.
988 . Domuz lastiği : Çok esnek ve sağlam lastik, genellikle mecazi anlamda kullanılır.
989 . Domuz topu : Patlayıcı bir madde veya bir tür eski silah.
990 . Domuzdan bir kıl çekmek : Çok cimri veya kötü birinden ne alınabilirse kâr sayılmalıdır.
991 . Domuzuna : İnatla, kötü niyetle, kasten yapılan istenmeyen hareket.
992 . Don gömlek kalmak : Çok fakirleşmek, elinde hiçbir şey kalmamak.
993 . Don lastiği : Kumaşın esnemesini sağlayan, elastik bant.
994 . Donanım sahibi olmak : Bir konuda gerekli olan tüm bilgi ve araçlara tamamen sahip olmak.
995 . Donsuzun gönlünden dokuz top bez geçer : Yoksul olanın hayalleri her zaman en temel ihtiyaç duyduğu şeylerdir.
996 . Donuna kadar almak : Her şeyini elinden almak.
997 . Donup kalmak : Şaşkınlıktan veya korkudan hareket edememek, taş kesilmek.
998 . Dosdoğru olmak : Dürüst ve açık davranmak.
999 . Dost acı söyler : Yakın dostlar insanın iyiliği için gerçekleri tüm çıplaklığıyla yüzüne söyler.
1000 . Dost başa düşman ayağa bakar : Dostlar başarıyı, düşmanlar ise insanın düştüğü kötü ve zayıf durumları izler.
1001 . Dost başa, düşman ayağa bakar : Dostun iyiliğini, düşmanın kötülüğünü istemesi.
1002 . Dost canlısı : Sıcakkanlı, insanlarla hemen kaynaşabilen, arkadaş canlısı kimse.
1003 . Dost ile ye iç, alışveriş etme : Maddi çıkarların girmediği arkadaşlıkların çok daha uzun ömürlü olacağını anlatır.
1004 . Dost kazanmak : Güvenilir ilişkiler kurmak.
1005 . Dost kazığı : En güvenilen kişiden gelen beklenmedik ihanet veya kötülük.
1006 . Dost sohbetleri : Samimi, içten ve keyifli arkadaş sohbetleri.
1007 . Dost yarası : En yakınından gelen, en derinden yaralayan acı veya ihanet.
1008 . Dost yüzlü düşman : Görünüşte dost, aslında gizli düşman olan kişi.
1009 . Dost yüzü görmek : Zor günlerden sonra rahatlamak.
1010 . Dostluğunu kazanmak : Birinin güvenini ve sevgisini elde etmek.
1011 . Dostluk kantarla, hesap miskalle : Samimiyet ne kadar çok olursa olsun maddi hesaplar daima net olmalıdır.
1012 . Dostuna da düşmanına da iyilik et : Karşındaki kim olursa olsun erdemli davran.
1013 . Doya doya : İstediği kadar, tam anlamıyla, hiç eksik kalmayacak şekilde.
1014 . Doya doya yemek : İştahla, bol bol ve keyifle yemek yemek.
1015 . Doyum olmamak : Bir şeyin tadına veya güzelliğine bakmaya hiçbir zaman tam olarak doyamamak.
1016 . Dök saç : Çok fazla, savurganca para harcamak veya sır vermek.
1017 . Döke saça harcamak : Savurganca para harcamak.
1018 . Döktürmek : Çok başarılı olmak, harika bir performans sergilemek.
1019 . Döküm yapmak : Bir şeyin listesini veya envanterini çıkarmak.
1020 . Döküp saçmak : Parayı veya eşyayı hesapsızca, israf ederek bilinçsizce sağa sola harcamaktır.
1021 . Dölü bozuk : Ahlakı ve karakteri kötü olan, asla güvenilmeyecek soysuz kimseler için söylenir.
1022 . Dön dolan yine bana gel : Kişinin nereye giderse gitsin sonunda yine eski güvenli yerine dönmesi.
1023 . Dön gel : Git ve geri gel, çabuk dön anlamında kullanılan bir ifade.
1024 . Döne döne : Tekrar tekrar ve çok ısrarlı bir şekilde aynı hareketi veya işi yapmak.
1025 . Döne döne ağlamak : Acısını tekrar tekrar yaşayarak, derinden üzülmek.
1026 . Dönek çıkmak : Verdiği sözden dönen veya inancını kişisel çıkarı için hemen değiştiren kişi.
1027 . Döneklik etmek : Sözünden dönmek, güveni kötüye kullanmak, vefasız davranmak.
1028 . Döner sermaye : Sürekli dönen, işletmede kullanılan ana para, işletme sermayesi.
1029 . Dönüm noktası : Bir kişinin hayatında veya bir olayda çok büyük değişim yaratan an.
1030 . Dönüp dolaşıp : Sonunda, her yol aynı noktaya çıkacak şekilde.
1031 . Dönüşü olmayan yol : Geri dönülmesi mümkün olmayan, kritik karar noktası.
1032 . Dört ayağının üstüne düşmek : Çok tehlikeli bir durumdan şans eseri hiç zarar görmeden kolayca kurtulmak.
1033 . Dört ayak üstüne düşmek : Tehlikeyi atlatmak, şans eseri kurtulmak.
1034 . Dört başı mamur : Her şeyi eksiksiz, tam ve mükemmel olan.
1035 . Dört başı mamur olmak : Eksiksiz ve kusursuz olmak.
1036 . Dört bir yan : Her taraf, bütün çevre, etrafın tümü.
1037 . Dört bir yana haber salmak : Bir durumu duyurmak için her yere elçiler veya acil mesajlar göndermek.
1038 . Dört dönmek : Büyük bir çaresizlik veya telaşla ne yapacağını bilemeden oraya buraya çırpınmak.
1039 . Dört duvar arasında : Kapalı bir yerde, dış dünyadan izole halde.
1040 . Dört elle sarılmak : Bir işi başarmak için büyük bir azim ve büyük istekle çalışmak.
1041 . Dört kollu : Çok meşgul, birkaç işi aynı anda yapmaya çalışan.
1042 . Dört köşe olmak : Bir haberden veya olaydan dolayı çok büyük bir içsel mutluluk duymak.
1043 . Dört nala gitmek : Bir yere yetişmek için en yüksek hızla, çok süratli yol almaktır.
1044 . Dörtnala : Atın en hızlı koşma şekliyle, çok süratli bir şekilde.
1045 . Döviz kuru : Bir ülkenin parasının diğer bir ülke parası karşısındaki değeri.
1046 . Dövme dövmek : Sürekli ve şiddetli bir şekilde dövmek, dayak atmak.
1047 . Dövme gibi : Çok sağlam, dayanıklı ve kaliteli olan şey.
1048 . Dövüş kulübü : Dövüş sporlarının yapıldığı veya dövüşçülerin antrenman yaptığı yer.
1049 . Dövüşçü ruhu : Mücadeleci, pes etmeyen, dirençli bir karakter yapısı.
1050 . Dua etmek : Allah’tan bir isteğin gerçekleşmesi veya bir kötülüğün defolup gitmesi için yakarmak.
1051 . Dua gibi : Çok güzel, kusursuz, okuması veya dinlemesi keyifli olan şey.
1052 . Dua okumak : Birine beddua etmek veya onun için hayır dua etmek.
1053 . Dua topu : Dindar, çok dua eden kimse için kullanılan bir tabir.
1054 . Dubara yapmak : Hile yapmak, numara yapmak, göz boyamak.
1055 . Dudak ısırmak : Büyük bir hayranlık veya şaşkınlık karşısında ne yapacağını bilemez duruma gelmek.
1056 . Dudak tiryakisi : Sigara veya nargile gibi bir şeyi dudak alışkanlığı ile kullanan.
1057 . Dudak uçuklatmak : Çok şaşırtıcı ve inanılmaz bir şey söylemek veya yapmak.
1058 . Dudaklarına kadar borçlu olmak : Çok ağır bir borç yükü altında olmak.
1059 . Dudu kuşu gibi : Sürekli konuşan, geveze, durmadan ses çıkaran kimse.
1060 . Duduş gibi : Çok süslü, gösterişli, renkli ve abartılı giyinen kimse.
1061 . Duetto yapmak : İki kişinin birlikte şarkı söylemesi veya uyum içinde çalışması.
1062 . Dul kadın : Eşi ölmüş, bekar durumda olan kadın.
1063 . Dul kalmak : Eşini kaybetmek, artık yalnız yaşamaya başlamak.
1064 . Duman altı olmak : Bir yerin dumanla kaplanması veya mecazi olarak karmaşık hal alması.
1065 . Duman olmak : Ortadan kaybolmak, kaçmak, gözden kaybolmak.
1066 . Dumanı üstünde olmak : Çok yeni olmak.
1067 . Dumura uğramak : Şaşkına dönmek, donup kalmak, ne yapacağını bilememek.
1068 . Dur işareti : Durdurma, durma emri veya trafikte durma işareti.
1069 . Dur selameti : Daha fazla ilerlemenin riskli olması nedeniyle durmak en iyisidir.
1070 . Dur tahkikatı : Bir olay veya suçla ilgili soruşturmanın yapılması.
1071 . Dur upuzun : Çok uzun boylu, oldukça uzun süren veya yüksek olan şey.
1072 . Dur yeri : Bir aracın durması için ayrılmış özel alan, park yeri.
1073 . Duracak zaman yok : Çok acelesi olmak, vakit kaybetmeden devam etmek gerektiği.
1074 . Durağan hayat : Hareketsiz, monoton, değişiklik olmayan bir yaşam tarzı.
1075 . Duraklama dönemi : Gelişmenin durduğu, ilerleme kaydedilemeyen zaman dilimi.
1076 . Durduğu yerde : Hiçbir şey yapmadan, çaba göstermeden kendiliğinden olan.
1077 . Durduğu yerde para kazanmak : Çaba harcamadan, kolay yoldan gelir elde etmek.
1078 . Durduk yere : Sebepsiz yere, hiçbir neden olmadan aniden.
1079 . Durum değerlendirmesi yapmak : Mevcut koşulları analiz ederek karar vermek.
1080 . Durum kötü : İşlerin iyi gitmediği, sıkıntılı bir halde olduğunu belirtmek.
1081 . Durum muhakemesi : Olayları ve koşulları akıl yürüterek değerlendirme yeteneği.
1082 . Durumun vahameti : İçinde bulunulan halin ciddiyeti ve tehlikeli boyutu.
1083 . Durup dinlenmeden çalışmak : Sürekli emek vermek.
1084 . Duruşa gelmek : Belirli bir tavır almak veya birinin önünde büyük saygıyla sessizce beklemek.
1085 . Dut yaprağı gibi : Çok ince ve narin, hassas bir yapıya sahip olan şey.
1086 . Dut yaprağı gibi titremek : Aşırı korkmak.
1087 . Duvağı ters düz etmek : Bir işi yanlış yapmak, ters çevirmek, altüst etmek.
1088 . Duvar çekmek : İletişimi kesmek, arasına mesafe koymak, engel oluşturmak.
1089 . Duvar gibi : Hiçbir duygu belirtisi göstermeyen, tepkisiz ve çok katı olan ruhsuz kimse.
1090 . Duvar kağıdı : Duvarları süslemek veya korumak için kullanılan kağıt.
1091 . Duvar saatı : Duvara asılan, büyük ve süslü saat.
1092 . Duvar yazısı : Duvarlara yazılan grafitiler veya politik mesajlar.
1093 . Duvara dayamak : Bir şeyi duvara yaslamak veya mecazi olarak çok sıkıştırmak.
1094 . Duvara toslamak : Beklenmedik bir engelle karşılaşmak, başarısız olmak.
1095 . Duvarın kulağı var : Gizli konuşulanların başkaları tarafından her an duyulabileceğini hatırlatan bir uyarı sözü.
1096 . Duvarların kulakları vardır : Gizli konuşulan yerlerde bile dikkatli olmak gerekir.
1097 . Duymazlıktan gelmek : İşitilen bir sözü veya haberi hiç duymamış gibi davranıp kasten ilgilenmemek.
1098 . Duyulmadık söz kalmamak : Bir olay hakkında söylenebilecek her türlü dedikodunun her yere hızla yayılması.
1099 . Düello etmek : İki kişinin aralarındaki anlaşmazlığı silahla veya başka yolla çözmesi.
1100 . Düğme iliklemek : Giyinirken düğmeleri iliklemek veya mecazi olarak hazır olmak.
1101 . Düğüm atmak : Bir sorunu çözmek veya bir işi sağlamlaştırmak.
1102 . Düğüm noktası : Birçok yolun veya konunun kesiştiği, kritik önem taşıyan yer.
1103 . Düğün bayram etmek : Çok sevinip coşkuyla kutlama yapmak.
1104 . Düğün dernek : Büyük kutlamalar, eğlenceli toplantılar, şenlik havası.
1105 . Düğün evi : Düğünün yapıldığı ev veya düğün için hazırlanmış mekan.
1106 . Düğün telaşı : Düğün hazırlıklarının yol açtığı koşuşturma ve heyecan.
1107 . Düğününe davet etmek : Düğününe katılması için birini çağırmak.
1108 . Dümen çevirmek : Gizlice hile yaparak bir durumu tamamen kendi çıkarına uygun hale getirmek.
1109 . Dümen neferi : Bir grupta sadece verilen emirleri yerine getiren, en alt kademedeki çalışan.
1110 . Dümeni kaptırmak : Kontrolü kaybetmek.
1111 . Dünür düşmek : Evlilik için talip olmak.
1112 . Dünya ağzıyla konuşmak : Herkesin kabul edeceği şekilde, akla uygun konuşmak.
1113 . Dünya ahiret kardeşim : Çok yakın, candan dost olunan kimse için söylenir.
1114 . Dünya ahret : Hem bu dünya hem de öbür dünya ile ilgili olan.
1115 . Dünya bir yana : Bir şey çok önemliyken diğer her şeyin değersiz kalması.
1116 . Dünya boş, eğlence hoş : Hayatın geçici olduğunu ve sadece anın tadını çıkarmak gerektiğini savunan görüştür.
1117 . Dünya durdukça : Sonsuza kadar, ebediyen, hiç bitmeyecek şekilde.
1118 . Dünya dünya üstüne gelse : Ne kadar büyük engel çıkarsa çıksın asla kararından vazgeçmeyeceğini belirtir.
1119 . Dünya evi : Evlilik hayatı, yeni kurulan aile yuvası.
1120 . Dünya gözüyle : Ölmeden önce sevdiği birini veya bir yeri son bir defa görmek.
1121 . Dünya güzeli : Olağanüstü güzel, nadide bir güzelliğe sahip olan kadın.
1122 . Dünya kadar : Sayılamayacak kadar çok veya aşırı derecede büyük olan tüm miktarları anlatır.
1123 . Dünya kadar işi olmak : Çok meşgul olmak.
1124 . Dünya kadarı : Çok fazla miktarda, bol bol, istediği kadar olan şey.
1125 . Dünya kelamı : Boş laf, gereksiz söz, anlamsız konuşma.
1126 . Dünya malı : Geçici olan, ölümle bu dünyada kalacak olan maddi varlıklar.
1127 . Dünya varmış : Büyük bir sıkıntıdan kurtulunca hissedilen o derin ve huzurlu büyük rahatlama.
1128 . Dünya yansa umurunda olmamak : Hiç aldırmamak.
1129 . Dünya yıkılsa : Ne olursa olsun, en kötü durumda bile değişmeyecek kararlılık.
1130 . Dünyadan bihaber : Çevresinde olup bitenlerden haberi olmayan, ilgisiz kimse.
1131 . Dünyadan el etek çekmek : Toplumdan uzak yaşamayı seçmek.
1132 . Dünyadan geçmiş : Çok yaşlanmış, hayat tecrübesi çok olan kimse.
1133 . Dünyalar kadar : Çok büyük miktarda, çok fazla, muazzam derecede.
1134 . Dünyalar onun olsun : Bir şeyi çok istediğini ifade etmek için kullanılır.
1135 . Dünyanın dört bir yanı : Dünyanın her tarafı, her ülkesi, her köşesi.
1136 . Dünyanın hali : Genel durum, dünyada olup bitenlerin vaziyeti.
1137 . Dünyanın merkezi : Çok önemli, her şeyin döndüğü ana nokta olan yer.
1138 . Dünyanın sekizinci harikası : Olağanüstü güzel veya etkileyici olan şey.
1139 . Dünyanın sonu : Her şeyin bittiği, umutların tükendiği nokta.
1140 . Dünyanın sonu değil : Yaşanan bir aksiliğin hayatı bitirmeyecek kadar önemsiz olduğunu söyleyen teselli sözü.
1141 . Dünyanın tadını çıkarmak : Hayattan zevk almak, nimetlerinden faydalanmak.
1142 . Dünyanın üzerine yıkılmak : Çok büyük bir yük veya sorumluluk altında kalmak.
1143 . Dünyaya açılmak : Uluslararası alanda faaliyet göstermeye başlamak.
1144 . Dünyaya gelmek : Doğmak, hayata gözlerini açmak.
1145 . Dünyaya haber vermek : Bir şeyi herkese duyurmak, ilan etmek.
1146 . Dünyaya küsmek : Hayattan kopmak.
1147 . Dünyaya küsmüş olmak : Hayata karşı umudunu kaybetmek.
1148 . Dünyaya meydan okumak : Her türlü zorluğa ve düşmana karşı cesurca direnmek.
1149 . Dünyaya yeniden gelmiş gibi olmak : Büyük sevinç ve ferahlık duymak.
1150 . Dünyayı ayağa kaldırmak : Çok büyük bir gürültü, karmaşa veya tepki yaratmak.
1151 . Dünyayı başına yıkmak : Büyük bir felaket yaşatmak.
1152 . Dünyayı dar etmek : Birini sürekli bunaltmak.
1153 . Dünyayı gezmek : Pek çok ülkeyi dolaşmak, çok seyahat etmek.
1154 . Dünyayı kurtarmak : Büyük sorunları çözmeye çalışmak veya abartılı bir iddiada bulunmak.
1155 . Dünyayı toz pembe görmek : Her şeyi aşırı iyimser değerlendirmek.
1156 . Dünyayı yakmak : Çok büyük bir zarara veya yıkıma neden olmak.
1157 . Dünyayı zaptetmek : Çok büyük bir güce ve hakimiyete sahip olmak.
1158 . Dürbünle bakmak : Uzaktaki bir şeyi büyüterek net görmek veya mecazi olarak dikkatle incelemek.
1159 . Dürbünü ters tutmak : Bir şeyi yanlış anlamak, olayları ters yorumlamak.
1160 . Dürtüklemek : Birini sürekli uyararak veya harekete geçmeye zorlayarak rahatsız etmek.
1161 . Dürüst olmak gerekirse : Samimi bir itirafta bulunurken veya gerçeği söylerken kullanılır.
1162 . Dürüstlük abidesi : Dürüstlüğü ile tanınan, örnek gösterilen kimse.
1163 . Düş aynası : Rüyaları yorumlamak veya geleceği görmek için kullanıldığına inanılan ayna.
1164 . Düş görmek : Rüya görmek veya mecazi olarak hayal kurmak.
1165 . Düş kırıklığı : Beklentilerin karşılanmaması sonucu yaşanan hayal kırıklığı.
1166 . Düş kırıklığı yaşamak : Umduğunu bulamamak.
1167 . Düş kırıntılarıyla avunmak : Küçük umutlarla yetinmek.
1168 . Düş peşine düşmek : Bir amacı izlemek.
1169 . Düş ülkesi : Hayal ürünü, gerçekte var olmayan ideal yer veya durum.
1170 . Düş yolcusu olmak : Hayalci davranmak.
1171 . Düş yoluna çıkmak : Hayallerin peşinden gitmek.
1172 . Düşe bulaşmak : Olumsuz işe karışmak.
1173 . Düşe düşe öğrenmek : Hatalarla tecrübe kazanmak.
1174 . Düşe düşmek : Çok kötü duruma gelmek.
1175 . Düşe kalka yürümek : Zorlanarak ilerlemek.
1176 . Düşe kalmak : Olumsuz duruma düşmek.
1177 . Düşe sürüklemek : Birini zor duruma sokmak.
1178 . Düşe sürüklenmek : Yavaş yavaş kötü duruma girmek.
1179 . Düşe taşına ilerlemek : Zorlukla yol almak.
1180 . Düşe yazgılı olmak : Olumsuzluğa yatkın durumda olmak.
1181 . Düşe yazılı olmak : Olumsuz sonuca yakın bulunmak.
1182 . Düşe yazmak : Olumsuz duruma hazır olmak.
1183 . Düşenin dostu olmaz : Gücünü ve maddi imkanlarını kaybedenlerin etrafındaki insanların hızla uzaklaşacağını anlatır.
1184 . Düşkün olmak : Aşırı bağlılık göstermek.
1185 . Düşler alemine dalmak : Hayal kurmaya başlamak, gerçeklerden uzaklaşmak.
1186 . Düşman ateşiyle yanmak : Başkalarının kavgasından zarar görmek.
1187 . Düşman gütmek : Kin beslemek.
1188 . Düşman kazanmak : Sergilenen kötü davranışlar yüzünden çevresinde kendisine kin besleyen insanlar oluşturmak.
1189 . Düşman olmak : Birine karşı kötü duygular beslemek, onunla mücadele halinde olmak.
1190 . Düşman ordularını denize dökmek : Düşmanı kesin ve büyük bir yenilgiye uğratmak.
1191 . Düşman saymak : Gereksiz yere karşı taraf görmek.
1192 . Düşman sevindirmek : Yanlış yaparak karşı tarafı mutlu etmek.
1193 . Düşman uyur, su uyur, düşman uyumaz : Tehlikelere karşı her zaman uyanık ve çok dikkatli olunması gerektiğini anlatır.
1194 . Düşman üstüne düşman kazanmak : Yanlış davranışlarla herkesi karşısına almak.
1195 . Düşman üstüne gitmek : Bilerek çatışma yaratmak.
1196 . Düşmana koz vermek : Düşmanın lehine kullanabileceği bir hatayı veya gizli bir bilgiyi ifşa etmek.
1197 . Düşmanı içerde aramak : Asıl tehlikenin yakında olduğunu düşünmek.
1198 . Düşmanını tanımak : Karşı tarafın gücünü bilmek.
1199 . Düşmanla aynı safa düşmek : Yanlış cephede yer almak.
1200 . Düşmanla barışmak : Eski kinleri bırakmak.
1201 . Düşmanla hesaplaşmak : Eski meseleleri çözmek.
1202 . Düşmanla kol kola girmek : Yanlış kişilerle iş birliği yapmak.
1203 . Düşmanla yüzleşmek : Açıkça karşı karşıya gelmek.
1204 . Düşmanlık etmek : Bilerek zarar vermek.
1205 . Düşmanlık sürdürmek : Kin beslemeye devam etmek.
1206 . Düşmanlık tohumu ekmek : İleride kavga çıkaracak davranmak.
1207 . Düşmanlık zinciri oluşturmak : Sürekli kavga ortamı yaratmak.
1208 . Düşmez kalkmaz bir Allah : Hiçbir insanın konumu garanti değildir, herkes bir gün zor duruma düşebilir.
1209 . Düşten gerçeğe dönmek : Hayallerden uzaklaşıp gerçekleri kabul etmek.
1210 . Düşten uyanmak : Gerçekleri fark etmek.
1211 . Düşün taşın karar ver : İyice değerlendirerek karar almak.
1212 . Düşün yakasından : Birini rahatsız etmeyi bırakması ve onu artık kendi haline salması uyarısı.
1213 . Düşünce alemine dalmak : Derin düşüncelere gömülmek, çevreden kopmak.
1214 . Düşünce dünyasına dalmak : İçsel düşüncelere yoğunlaşmak.
1215 . Düşünce gücü : Zihinsel konsantrasyon ve inançla hedeflere ulaşma yeteneği.
1216 . Düşünce tarzı : Olaylara bakış açısı, muhakeme ve değerlendirme biçimi.
1217 . Düşünce ufku geniş olmak : Olaylara farklı açılardan bakabilmek.
1218 . Düşüncesini almak : Bir konuda karar vermeden önce başkasının fikrini sorup danışmak eylemidir.
1219 . Düşünceye kapılmak : Bir fikrin etkisine girmek.
1220 . Düşünceyi açıklamak : Fikrini net biçimde ifade etmek.
1221 . Düşünceyi bastıramamak : Aklına geleni engelleyememek.
1222 . Düşünceyi bastırmak : Hislerini ve fikirlerini gizlemek.
1223 . Düşünceyi dağıtmak : Kafasını başka şeylerle meşgul etmek.
1224 . Düşünceyi derinleştirmek : Konuyu ayrıntılı düşünmek.
1225 . Düşünceyi ertelemek : Karar vermeyi sonraya bırakmak.
1226 . Düşünceyi netleştirmek : Kararsızlığı gidermek.
1227 . Düşünceyi savurmak : Konudan uzaklaşmak.
1228 . Düşünceyi toparlamak : Zihni yeniden odaklamak.
1229 . Düşündüğünden daha zor : Tahmin edilenden daha güç ve meşakkatli olmak.
1230 . Düşündüğünü açık etmek : İçindekini saklamadan söylemek.
1231 . Düşündükçe içi kararmak : Bir konuyu düşündükçe umutsuzluğa ve karamsarlığa kapılmak.
1232 . Düşündürücü bir soru : Üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektiren, derin soru.
1233 . Düşüne düşüne : Bir meseleyi her yönüyle uzun süre zihninde tartarak yavaşça anlamaya çalışmak.
1234 . Düşünmeden atlamak : Sonuçları hesaba katmadan davranmak.
1235 . Düşünmeden konuşmak : Sonuçlarını hesaplamadan söz söylemek.
1236 . Düşünü kurmak : Bir şeyi gerçekleştirmeyi istemek.
1237 . Düşünüp durmak : Sürekli aynı şeyi kafaya takmak.
1238 . Düşünüp taşınıp karar almak : Uzun değerlendirme sonrası karar vermek.
1239 . Düşünüp taşınmak : Bir karar vermeden önce konuyu her türlü ihtimaliyle etraflıca zihinde ölçmek.
1240 . Düşünüş biçimi : Bir insanın olayları algılama ve yorumlama şekli.
1241 . Düşüp bayılmak : Fiziksel bir rahatsızlık veya ani şok etkisiyle bilincini tamamen kaybetmek.
1242 . Düvel-i muazzama : Eskiden dünyanın en güçlü ve söz sahibi olan büyük devletlerini tanımlar.
1243 . Düz ayak gitmek : Hiç durmadan doğrudan ilerlemek.
1244 . Düz bir mantık : Olayları derinlemesine incelemeden, sadece en basit ve yüzeysel haliyle düşünmek.
1245 . Düz kontak : Bir aracı anahtarsız, kabloları birleştirerek çalıştırmak.
1246 . Düz yolda şaşmak : Basit bir işte hata yapmak.
1247 . Düzen kurmak : Bir sistemi veya hayatı belirli bir düzene sokmak.
1248 . Düzen tutturmak : İstikrar sağlamak.
1249 . Düzene baş kaldırmak : Kurulu sisteme karşı çıkmak.
1250 . Düzene sokmak : Dağınıklığı giderip bir işi veya yeri tertip etmek.
1251 . Düzeni bozulmak : İşlerin planlandığı gibi gitmemesi ve hayatın normal akışının tamamen aksaması.
1252 . Düzeni kurmak : Bir işin yürütülmesi için gerekli olan sistemi ve şartları hazırlamak.
1253 . Düzenli bir hayat : Planlı, tertipli, kurallı ve istikrarlı bir yaşam biçimi.
1254 . Düzeyli davranmak : Ölçülü ve saygılı hareket etmek.
1255 . Düzgün bir dil : Dilbilgisi kurallarına uygun, anlaşılır, kibar ve etkileyici bir konuşma tarzı.
1256 . Düzgün fizik : Vücut hatları orantılı, sağlıklı ve dış görünüşü estetik olan kişi.
1257 . Düzmece : Gerçek olmadığı halde gerçekmiş gibi gösterilmeye çalışılan sahte belge veya iş.
1258 . Düzmece belge : Sahte, uydurma, gerçek olmayan resmi evrak.
1259 . Düzmece hikaye : Uydurma, gerçek dışı, yalan yanlış anlatılan olay.
1260 . Düzmece iddialar : Birini zor duruma düşürmek için ortaya atılan, kanıtı olmayan ve tamamen uydurma olan asılsız suçlamalar bütünü.
1261 . Düzmece ispat : Gerçek olmayan, sahte delillerle bir iddiayı kanıtlama çabası.
1262 . Düzmece olmak : Gerçek dışı ve uydurma olmak.